Ritüel Bolluğu, Ahlâk Kıtlığı
Ritüel Bolluğu, Ahlâk Kıtlığı
Geleneksel Din Anlayışının Medeniyet Krizi
Görünürlük Artarken Kaybolan Hakikat
Bugün İslam coğrafyasında paradoksal bir manzara hakim: Camiler dolup taşarken güven azalıyor; dini semboller kamusal alanı kuşatırken adalet mekanizması çöküyor. Yalanın sıradanlaştığı, rüşvetin kılıfına uydurulduğu ve "kul hakkı" kavramının sadece vaazlarda kaldığı bu tablo, bireysel bir zaaftan ziyade kurumsallaşmış bir zihniyet sorunudur. Bu çalışma; Ehl-i Sünnet ve Şia geleneklerinin, Kur’an’ın inşa etmek istediği "ahlak merkezli medeniyet" tasavvurundan nasıl koptuğunu irdelemektedir.
1. Şahısların Gölgesinde Kalan İlkeler: Kişi Merkezli Din
Kur’an, dini kişilere değil ilkelere; şahıslara değil hakikate bağlar. Ancak tarihsel süreçte hem Sünni hem Şii gelenek, dini şu üç sütun üzerine inşa etmiştir:
- Kutsanmış Şahıslar: Dokunulmaz otoriteler ve hatasız kabul edilen önderler.
- Rivayet Zincirleri: Metnin (Kur'an) önüne geçen sözlü aktarımlar.
- Kayıtsız Şartsız İtaat: Sorgulayan muhatap yerine, biat eden kitleler.
Tevbe Suresi 31. ayetteki uyarı, sadece geçmiş toplumlar için değil, bugün "alimini" veya "imamını" yanılmazlık mertebesine çıkaran her yapı için bir aynadır.
2. Formun İstilası: Ruhsuz Ritüalizm
Mevcut dindarlık algısında ritüel, ahlak üretmek için bir araç değil; bir kimlik göstergesi ve mezhebi aidiyetin ispatı haline gelmiştir.
- Maun Suresi Tokadı: Namazın özünden uzak olanlara yönelik "yazıklar olsun" uyarısı, ibadetin toplumsal karşılığı (yetimi gözetmek, paylaşmak, dürüstlük) olmadığında fiziksel bir hareketten öteye geçmediğini hatırlatır. Ahlakın imandan koparılarak bir "yan ürün" seviyesine indirilmesi, namaz kılan ama yalan söyleyen, hacca giden ama kul hakkı yiyen bir toplum prototipi üretmiştir.
3. "Emin" Olma Vasfının Kaybı
Kur’an’ın medeniyet projesi, "emin" (güvenilir) bireylerden oluşan bir toplum hedefler. Oysa mezhep merkezli dindarlık; ticarette hileyi, torpili ve rüşveti "maslahat" adı altında normalize etmiştir. En’âm Suresi 152. ayette geçen "Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın" emri, minberlerde bir melodi gibi okunmakta ancak çarşıda, pazarda ve bürokraside karşılık bulmamaktadır.
4. Şia ve Sünnilik: Farklı Yollar, Aynı Çıkmaz
İki ekolün yöntemleri farklı olsa da ürettikleri kriz ortaktır:
- Şia: "Masum İmam" ve ilahi soy vurgusuyla otoriteyi kutsallaştırmış, özgür iradeyi karizmatik liderliğe hapsetmiştir.
- Sünnilik: Hadis merkezli yorumlar ve "Ulema ne derse o" mantığıyla aklı ve Kur’an’ın yaşayan ruhunu ikincilleştirmiştir. Sonuç; adaletsizliğe rıza gösteren, sorgulamayan ve ahlakı sadece ferdi temizlikten ibaret sanan pasif bir toplumdur.
Sonuç: Mabet Toplumundan Adalet Toplumuna
Yaşadığımız kriz bir "inandığını kanıtlama" krizi değil, güven ve ahlak krizidir. Kur’an’ın hedefi sadece bir mabet toplumu değil, Nahl Suresi 90. ayette buyurulduğu gibi bir "adalet toplumudur."
Çözüm Reçetesi:
- Şahısları değil, evrensel ilkeleri merkeze almak.
- Rivayetlerin gölgesinden çıkıp Kur’an’ın ahlaki inşa gücüne dönmek.
- Şekli (ritüeli) amaç değil, ahlakı olgunlaştıran bir vasıta olarak görmek.
Aksi halde camilerin sayısı artmaya devam edecek, ancak içindeki medeniyet çürümeye mahkûm kalacaktır.
UYARI / HATIRLATMA

Yorumlar
Yorum Gönder