İnkârcıların Peygamberden Beklentileri 🤬



İNKÂRCILARIN PEYGAMBERDEN BEKLENTİLERİ: İMAN MI, MUCİZE Mİ, GÖSTERİ Mİ?

Kur’an’da inkârcıların peygamberlerden beklediği olağanüstülükler dikkat çekici bir ortak özelliğe sahiptir: Onlar hakikati anlamak için delil istemekten çok, iman etmemenin şartlarını üretmektedirler.

Bir başka ifadeyle mesele çoğu zaman “Bize hakikati göster, biz de iman edelim.” değildir. Mesele, “Bizim belirlediğimiz şartları yerine getir; sonra iman edip etmeyeceğimize karar verelim.” anlayışıdır.

Bu nedenle Kur’an, mucize taleplerini yalnızca olağanüstü olay beklentisi olarak değil, hakikat karşısında insanın nasıl bir tutum geliştirdiğini gösteren bir zihniyet problemi olarak ele alır.

1. “İman” mı, “İkna” mı?

Kur’an’da inkârcıların peygamberlerden istedikleri olağanüstülükler oldukça çeşitlidir:

  • Meleklerin getirilmesi,

  • Ölülerin konuşturulması,

  • Yerden pınar çıkarılması,

  • Göğe yükselinmesi,

  • Gökten kitap indirilmesi,

  • Altından bir ev yapılması,

  • Peygamberin hazinelerinin bulunması,

  • Peygamberle birlikte bir meleğin gönderilmesi....

Fakat Kur’an, bu taleplerin gerçekleşmesinin bile inkârı zorunlu olarak ortadan kaldırmayacağını açıkça bildirir:

“Onlara melekleri indirseydik, ölüler onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık bile, Allah dilemedikçe inanacak değillerdi.” (En‘âm 111)

Buradaki temel mesele şudur:

İnsan, hakikati görmek istemiyor olabilir; hakikati kendi istediği biçimde görmek istiyor olabilir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Çünkü insanın önüne ne kadar olağanüstü olay konulursa konulsun, eğer sorun delilin yetersizliği değil, hakikati reddetme iradesiyse, yeni bir gösteri yalnızca yeni bir şart doğuracaktır.

Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo budur.

2. Vahyin Değil, Gösterinin Peşinde Olmak

İnkârcıların dikkat çekici özelliklerinden biri, peygamberin getirdiği mesajı tartışmak yerine peygamberin statüsünü tartışmalarıdır.

“Ne söylüyor?” sorusundan önce:

“Kimdir?”

“Ne kadar zengindir?”

“Yanında kimler vardır?”

“Bir meleği var mı?”

“Bir sarayı var mı?”

“Göğe çıkabiliyor mu?”

gibi sorular öne çıkar.

Kur’an bunu açık biçimde aktarır:

“Bu Kur’an iki büyük şehirden bir adama indirilmeliydi.” (Zuhruf 31)

Başka bir yerde:

“Bu nasıl peygamber? Yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor.” (Furkan 7)

Böylece peygamberlik, mesajın doğruluğu üzerinden değil, gösterişli bir kimlik üzerinden değerlendirilmeye başlanır.

Oysa Kur’an’ın ölçüsü bunun tam tersidir.

Hakikatin değeri, onu taşıyan kişinin sarayında, servetinde, görünüşünde veya olağanüstü yeteneklerinde değildir.

3. Peygamber Neden İnsan Olmak Zorundadır?

Kur’an peygamberleri insanüstü varlıklar olarak sunmaz.

Tam tersine, onların insan oluşunu özellikle vurgular:

“Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik.” (Nahl 43)

Peygamberler:

  • yemek yer,

  • çarşıda dolaşır,

  • aile kurar,

  • insanlarla aynı hayatın içinde yaşar.

Bu durum peygamberliğin zayıflığı değil, işlevinin gereğidir.

Çünkü peygamber insanlara “ulaşılamaz bir varlık” olarak değil, vahyin nasıl yaşanacağını gösteren bir insan olarak gönderilir.

Eğer peygamber insanüstü bir varlık olsaydı, onun davranışlarını örnek almak mümkün olmazdı.

Bu nedenle Kur’an merkezli bakışta peygamberin asıl üstünlüğü, sürekli olağanüstülük sergilemesi değil, vahye bağlılığıdır.

4. “Bize Şunu Göster, Sonra İnanırız”

İsrâ Suresi, inkârcıların taleplerini neredeyse bir liste halinde verir:

“Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız.” (İsrâ 90)

Ardından:

“Ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıkmana da inanmayacağız.” (İsrâ 93)

Burada çok önemli bir zihinsel yapı görülür.

Talep yerine getirildiğinde iman edeceğini söyleyen kişi, aslında imanı bir pazarlık konusu haline getirmektedir.

“Şunu yaparsan inanırım.”

“Bunu gösterirsen kabul ederim.”

“Bir olağanüstülük daha göster.”

Bu yaklaşımın sonu yoktur.

Çünkü sorun hakikatin görünür olmaması değil, kişinin kendi şartlarını hakikatin önüne koymasıdır.

5. Mucize Gerçekleşse Bile İman Garanti Değildir

Kur’an’ın en çarpıcı cevaplarından biri En‘âm 111'de ortaya çıkar.

Melekler inse, ölüler konuşsa, her şey toplansa bile yine de iman etmeyecek olanlardan söz edilir.

Bu, Kur’an’ın çok önemli bir ilkesini ortaya koyar:

Olağanüstü olay, insanı otomatik olarak inanan bir varlığa dönüştürmez.

Çünkü iman yalnızca görme meselesi değildir.

İnsan gördüğü şeyi de reddedebilir, farklı yorumlayabilir, küçümseyebilir veya yeni bir şart ileri sürebilir.

Dolayısıyla mesele “daha büyük bir mucize” bulmak değildir.

Mesele, insanın hakikat karşısındaki tutumudur.

6. Fakat Bugün Aynı Şey Farklı Bir Biçimde Yapılmıyor mu?

Kur’an’ın bu eleştirisini yalnızca geçmişte yaşamış inkârcılara yöneltmek büyük bir eksiklik olur.

Çünkü bugün de benzer bir zihniyet farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır.

Geçmişte insanlar:

“Göğe çık.”

“Bize melek getir.”

“Yerden pınar çıkar.”

“Gökten kitap indir.”

diyorlardı.

Bugün ise bazı insanlar peygamberlerin veya din büyüklerinin olağanüstü olaylar gerçekleştirdiğine inanmayı, onların haklılığının kanıtı haline getirebiliyor.

Bir kişinin keramet gösterdiği iddiası, olağanüstü bir olay anlattığı rivayeti veya doğaüstü bir olayla ilişkilendirilmesi, onun sözlerinin doğru olduğunun delili kabul edilebiliyor.

Böylece geçmişteki “Bana mucize göster, inanayım” anlayışı, bugün bazen “Mucize göstermiş, demek ki söyledikleri doğrudur” biçimine dönüşüyor.

Oysa iki yaklaşımın ortak noktası aynıdır:

İman, vahyin içeriğinden koparılıp olağanüstülüğe bağlanmaktadır.

Bu kez kişi inkârcı değildir; fakat hakikati yine gösterinin üzerinden değerlendirmektedir.

7. Mucizeyi İnancın Ölçüsüne Dönüştürmek

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Kur’an'ın anlattığı ayetler ve Allah'ın yaratma kudretine işaret eden olaylar elbette vardır. Ancak bunları, peygamberlerin sürekli olarak insanların talebi üzerine gösteri yapan olağanüstü varlıklar olduğu sonucuna dönüştürmek Kur’an'ın peygamberlik anlayışıyla aynı değildir.

Peygamberin doğruluğunun ölçüsünü:

“Ne kadar mucize gösterdi?”

sorusuna indirgemek, peygamberin getirdiği mesajı ikinci plana iter.

Asıl soru şudur:

Getirdiği vahiy insanı neye çağırıyor?

Allah'a mı?

Adalete mi?

Tevhide mi?

Sorumluluğa mı?

Arınmaya mı?

Yoksa insanı yalnızca hayran bırakacak bir gösteriye mi?

Kur’an'ın ağırlık merkezi açıkça ilk gruptadır.

8. Peygamberi Olağanüstü Bir Varlığa Dönüştürmek

İnkârcıların peygamberden beklediği olağanüstülüklerle, sonraki dönemlerde bazı inanç biçimlerinde peygambere yüklenen olağanüstü özellikler arasında dikkat çekici bir paralellik vardır.

Bir tarafta:

“Melek neden onunla birlikte değil?”

denilir.

Diğer tarafta:

“Peygamber mutlaka olağanüstü özelliklere sahip olmalıdır.”

denilir.

Bir tarafta:

“Göğe çıkmadıkça inanmam.”

denilir.

Diğer tarafta:

“Göğe çıkması veya olağanüstü bir olay gerçekleştirmesi onun peygamberliğinin delilidir.”

denilir.

Zihinsel yapı değişmemiştir:

Hakikati mesajdan değil, olağanüstülükten ölçmek.

Bu nedenle Kur’an'ın eleştirisi yalnızca inkârcıya değil, dini gösteriye dönüştüren inanana da düşünme imkânı sunar.

9. Kur’an'ın Peygamberlik Ölçüsü: Gösteri Değil, Vahiy

Kur’an'ın ortaya koyduğu peygamberlik anlayışında peygamber:

  • Allah'ın mesajını tebliğ eder,

  • vahye uyar,

  • insanları tevhide çağırır,

  • yanlışları uyarır,

  • hakikati açıklar,

  • kendisi de vahyin sorumluluğunu taşır.

Dolayısıyla peygamberi değerli yapan şey, bir sihirbaz gibi insanları şaşırtması değildir.

Onu peygamber yapan şey Allah'ın vahyini taşımasıdır.

Bu ayrım kaybedildiğinde din kolayca gösteriye dönüşür.

Vahyin yerine keramet,

hakikatin yerine hayranlık,

sorumluluğun yerine olağanüstülük,

ahlakın yerine mucize,

düşünmenin yerine şaşkınlık geçebilir.

10. Asıl Tehlike: Mucizeyi Görmek Değil, Mucizeyi Ölçü Yapmak

Buradaki temel problem olağanüstü bir olayın varlığı veya yokluğu değildir.

Asıl problem, olağanüstülüğü hakikatin ölçüsü haline getirmektir.

Çünkü böyle bir ölçü kabul edildiğinde iman sürekli olarak daha büyük bir gösteriye ihtiyaç duyar.

Dün:

“Bir melek getir.”

Bugün:

“Bir keramet göster.”

Yarın:

“Daha büyük bir mucize göster.”

Böylece insan vahyin kendisini dinlemek yerine olağanüstülük tüketen bir seyirciye dönüşür.

Kur'an'ın istediği insan ise seyirci değil, sorumluluk sahibi insandır.

Sonuç: İman Gösteriye Değil, Hakikate Yönelir

Kur’an'da inkârcıların peygamberlerden mucize istemeleri, basitçe “daha fazla kanıt arama” olarak okunamaz.

Bu taleplerin önemli bir bölümü, hakikati kabul etmek yerine hakikatin karşısına şart koyan bir zihniyeti ortaya çıkarır.

Fakat Kur’an'ın uyarısı burada bitmez.

Aynı zihniyet, iman eden insanlar arasında da başka bir biçimde ortaya çıkabilir.

İnkârcı:

“Mucize göster, sonra inanırım.”

der.

Mucize merkezli inanç ise:

“Mucize göstermiş, demek ki doğrudur.”

diyebilir.

Her iki yaklaşımda da ortak bir sorun vardır:

Vahyin yerine olağanüstülüğü ölçü yapmak.

Oysa Kur’an'ın çağrısı insanı hayran bırakacak bir gösteri aramaya değil, hakikati anlayıp ona göre yaşamaya yöneltir.

Bu nedenle asıl soru:

“Peygamber ne kadar olağanüstüydü?”

değil;

“Peygamber hangi hakikati getirdi ve biz bu hakikat karşısında ne yapıyoruz?”

sorusudur.

Çünkü gösteri insanı şaşırtabilir.

Mucize iddiası insanı hayran bırakabilir.

Bir olağanüstülük insanı etkileyebilir.

Fakat imanı oluşturan şey hayranlık değil, hakikate yöneliştir.

Kur’an'ın peygamberlik anlayışını korumanın yolu da tam burada başlar:

Peygamberi mucize gösteren bir kahramana değil, Allah'ın vahyini taşıyan ve insanlara hakikati bildiren bir elçiye dönüştürmek.

Ve belki de en önemli soru şudur:

Biz gerçekten iman mı ediyoruz, yoksa inancımızı doğrulamak için sürekli bir gösteri mi arıyoruz?

Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣