MESCİD-İ AKSÂ KIBLE MİYDİ?
MESCİD-İ AKSÂ KIBLE MİYDİ?
Kur’an'ın Söylemediği Bir Emrin Ardından
Kur’an'da çok önemli bir ayrıntı vardır: Nebi'ye Mescid-i Aksâ'ya dönmesini emreden tek bir ayet yoktur.
Buna rağmen sonraki dinî anlatıda Nebi'nin uzun süre Mescid-i Aksâ'ya yöneldiği, daha sonra kıblenin Kâbe'ye çevrildiği anlatılır.
Fakat Kur’an'ın kendi metnine döndüğümüzde karşımıza farklı bir tablo çıkar.
Bakara 2:145 şöyle der:
“Ant olsun ki Kitap verilenlere hangi ayeti getirirsen getir, yine de onlar senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, o zaman zalimlerden olursun.”
Buradaki ifade son derece açıktır:
“Sen de onların kıblesine uyacak değilsin.”
Kur’an burada nebinin başka toplulukların kıblesine tabi olmasını değil, onlardan ayrışan bir yönelişi vurgulamaktadır.
ÖNCEKİ KIBLE NEREDE?
Bakara 2:142'de şöyle denilir:
“Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?”
Burada gerçekten bir “önceki kıble” vardır.
Fakat Kur’an onun adını söylemez.
Ne “Kudüs” der.
Ne “Mescid-i Aksâ” der.
Ne de “Mescid-i Aksâ'ya dönüyordunuz” der.
Ardından Bakara 144'te açık emir gelir:
“Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”
İşte Kur’an'ın açık kıble emri budur.
Dolayısıyla Kur’an metnine bağlı kaldığımızda kesin olarak söyleyebileceğimiz şey şudur:
Bir kıble değişikliği vardır; fakat önceki kıblenin Mescid-i Aksâ olduğu Kur’an tarafından söylenmemiştir.
Bu ayrıntı son derece önemlidir.
Çünkü Kur’an'ın söylemediği bir bilgiyi Kur’an'ın bilgisiymiş gibi sunmak, Kur’an merkezli okumada ciddi bir yöntem problemidir.
“MESCİD-İ AKS” NEREDEN ÇIKIYOR?
Mescid-i Aksâ Kur’an'da yalnızca İsrâ 17:1'de geçer:
“Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah eksikliklerden uzaktır.”
Burada Mescid-i Aksâ'nın adı vardır.
Fakat kıble emri yoktur.
Ayet, bir gece yolculuğundan söz eder.
Dolayısıyla İsrâ 17:1'i Bakara 2:142-150'ye bağlayarak “Demek ki Nebi Mescid-i Aksâ'ya dönüyordu” sonucuna ulaşmak, Kur'an'ın açık ifadesi değildir.
Bu, daha sonraki anlatının iki farklı Kur'an bilgisini birleştirmesidir.
Kur'an'ın kendisi böyle bir bağlantıyı kurmaz.
DOĞU DA BATI DA ALLAH'INDIR
Meselenin anahtarı ise Bakara 2:115'tedir:
“Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın yüzü oradadır.”
Bu ayet, Allah'ın belirli bir coğrafi noktaya hapsedilemeyeceğini ortaya koyar.
Allah Kudüs'e hapsedilemez.
Allah Mekke'ye hapsedilemez.
Allah doğuya veya batıya hapsedilemez.
Dolayısıyla fiziksel yön ile Allah'ın kendisi aynı şey değildir.
Bu ayrım çok önemlidir.
Kıble Allah'ın bulunduğu yer değildir.
Kıble, Allah'ın emriyle belirlenen yöneliştir.
Bu nedenle kıble değiştiğinde Allah değişmez.
Mekân değiştiğinde Rab değişmez.
Yön değiştiğinde tevhid değişmez.
ASIL KIRILMA: KIBLEYİ ALLAH DEĞİL, İNSAN MERKEZLİ HALE GETİRMEK
Kur'an'ın kıble tartışmasındaki en çarpıcı uyarılarından biri Bakara 2:177'dir:
“İyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir.”
Demek ki Kur'an, yüzün hangi yöne çevrildiğini tek başına dinin özü olarak kabul etmiyor.
Çünkü insan doğuya bakıp zulmedebilir.
Batıya bakıp zulmedebilir.
Mekke'ye bakıp zulmedebilir.
Kudüs'e bakıp zulmedebilir.
Bedenin yönü ile insanın hakikate yönelişi aynı şey değildir.
Bu nedenle senin makalendeki temel ayrım burada daha da güçleniyor:
Kıble bedenin yönüdür; vech ise insanın bütün yönelişidir.
Kur'an'ın asıl istediği yalnızca bedeni bir noktaya çevirmek değil, insanın bütün varlığını Allah'a yöneltmesidir.
PEKİ BAKARA 142'DEKİ DEĞİŞİKLİK NEYDİ?
Burada dikkatli olmak gerekir.
Kur'an bir kıble değişikliğinden söz eder.
Fakat bu değişikliğin “Mescid-i Aksâ'dan Kâbe'ye geçiş” olduğunu Kur'an söylemez.
Bunun yerine kıble değişikliğinin bir imtihan olduğunu açıklar:
“...elçiye kim uyuyor, kim gerisin geri dönüyor bilelim diye...” (Bakara 2:143)
Demek ki meselenin merkezinde taş, şehir veya coğrafya değil; emre karşı tutum vardır.
İnsan, alıştığı yönü bırakıp Allah'ın bildirdiği yeni yönelişe uyacak mı?
Asıl sınav budur.
Bu durumda kıble, bir taşın kutsallaştırılması değil, Allah'ın emrine bağlılığın sınanmasıdır.
“KURUMSALLAŞMA” NEREDE BAŞLIYOR?
Kur'an'ın dikkat çekici tarafı, insanları belirli bir fiziksel merkeze yöneltirken bile o merkezi mutlaklaştırmamasıdır.
Mescid-i Haram'a yönelme emri vardır.
Fakat hemen aynı Kur'an:
“Doğu da batı da Allah'ındır.”
der.
Ve yine:
“İyilik yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir.”
der.
Böylece Kur'an, yönü belirler fakat yönü ilahlaştırmaz.
Sorun, daha sonra dinin fiziksel yönü merkeze alıp onun etrafında kurumsal bir yapı oluşturmasıyla başlar.
Kıble artık yalnızca ortak ibadet yönü olmaktan çıkarılırsa;
kim doğru yöne dönüyor,
kim yanlış yöne dönüyor,
kim hangi merkeze bağlı,
kim hangi topluluğun içinde,
kim hangi geleneği kabul ediyor
gibi ayrımlar üzerinden bir kimlik ve otorite aracına dönüşebilir.
İşte burada Kur'an'ın sürekli yaptığı uyarı yeniden önem kazanır:
Allah'ın dini ile insanların din adına oluşturduğu yapı aynı şey değildir.
Kur'an'ın ölçüsü kıbleye dönmekten ibaret değildir.
Ölçü adalettir.
Emanettir.
Doğruluktur.
Allah'a teslimiyettir.
İnsanın yüzünü ve bütün hayatını Allah'a çevirmesidir.
NEBİYİ “AKSÂ'YA DÖNEN NEBİ” HALİNE GETİRMEK
Kur'an açısından en problemli noktalardan biri de budur.
Nebi'nin Mescid-i Aksâ'ya yöneldiğini kesin bir Kur'an bilgisi gibi sunmak, Kur'an'da bulunmayan bir emri nebiye nispet etmektir.
Oysa Kur'an nebinin Allah'tan gelen vahye tabi olduğunu söyler.
Nebi kendi arzusuna göre kıble belirleyen biri değildir.
Bu nedenle Kur'an'ın söylemediği:
“Allah nebiye Mescid-i Aksâ'ya dönmesini emretti.”
şeklindeki bir cümleyi Kur'an'a dayandırmak mümkün değildir.
Kur'an'da böyle bir emir yoktur.
Mescid-i Aksâ vardır.
İsrâ olayı vardır.
Önceki bir kıble vardır.
Kıble değişikliği vardır.
Mescid-i Haram'a yönelme emri vardır.
Fakat bu parçaları birleştirip:
“Önceki kıble Mescid-i Aksâ idi.”
diyen açık bir ayet yoktur.
Bu yüzden Kur'an merkezli okumada burada durmak gerekir.
KÂBE'YE DÖNMEK NE ANLAMA GELİR?
Kâbe'ye yönelme emrinin verilmesi, Allah'ın Mekke'de bulunduğu anlamına gelmez.
Kâbe Allah'ın evi ifadesiyle anılsa bile bu, Allah'ın fiziksel olarak orada yaşadığı anlamına gelmez.
Beyt, kulluğun merkezidir.
Kıble, ortak yöneliştir.
Mescid, secde alanıdır.
Rab ise bütün bu düzenin sahibidir.
Bu yüzden:
Kâbe'ye dönmek başka, Allah'a yönelmek başkadır.
Kur'an ikisini birbirinden koparmaz fakat birbirinin yerine de koymaz.
İnsan Kâbe'ye dönerken Allah'a yüz çevirebilir.
İnsan Kâbe'den başka bir yönde bulunurken Allah'a teslim olabilir.
Çünkü Allah'ın hükmü bir coğrafyanın sınırları içinde değildir.
SONUÇ: KIBLE DEĞİŞTİ, ALLAH DEĞİŞMEDİ
Kur'an bize bir kıble değişikliğini bildirir.
Fakat önceki kıblenin Mescid-i Aksâ olduğunu söylemez.
Mescid-i Aksâ'yı İsrâ 17:1'de anar; fakat onu kıble olarak belirleyen bir ayet göstermez.
Bakara 2:145'te ise nebinin “onların kıblesine uymayacağı” açıkça belirtilir.
Ardından Mescid-i Haram'a yönelme emri gelir.
Bütün bunların üzerinde ise şu gerçek durur:
Doğu da batı da Allah'ındır.
Demek ki Allah bir coğrafyanın içinde değildir.
Kıble Allah'ın adresi değildir.
Kâbe Allah'ın bulunduğu yer değildir.
Mescid-i Aksâ da Allah'ın bulunduğu yer değildir.
Bunlar insanın kulluk düzenindeki yönelişlerle ilgilidir.
Asıl yön ise Kur'an'ın başka yerde açıkça belirttiği yöndür:
“Yüzünü hanif olarak dine çevir.” (Rûm 30:30)
Beden Kâbe'ye dönebilir.
Fakat vech Allah'a dönmedikçe yöneliş tamamlanmış değildir.
Belki de kıble tartışmasının en sarsıcı tarafı budur:
Kur'an insanı bir taşa bağlamak için değil, taşın ötesindeki Rabbe yöneltmek için kıble belirler.
Sonraki kurumsallaşmalar ise yönü merkeze alıp yönün sahibini geri plana ittiğinde, araç amaç hâline gelir.
Oysa Kur'an'ın söylediği daha yalındır:
Kıble değişebilir.
Yön değişebilir.
Mekân değişebilir.
Fakat Rab değişmez.
Ve insanın asıl kıblesi, sonunda nereye döndüğü değil, kime teslim olduğudur.

Yorumlar
Yorum Gönder