DUANIZ MI, DAVETİNİZ Mİ?
DUANIZ MI, DAVETİNİZ Mİ?
“Rabbim size ne diye değer versin?”
Kur’an’da öyle bir ayet vardır ki, “dua” anlayışımızı yeniden düşünmemizi gerektirir:
قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ ۖ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
Burada kilit kelime:
دُعَاؤُكُمْ — duʿâukum
Yani د ع و (d-a-w) kökünden gelen “duâ”.
Peki bu kelimeyi yalnızca:
“Allah’ım bana ev ver.”
“Allah’ım bana araba ver.”
“Allah’ım bana para ver.”
“Allah’ım bana sağlık ver.”
şeklindeki kişisel istekler olarak mı anlamalıyız?
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü Kur’an'da aynı kökten gelen kelimeler yalnızca “bir şey istemek” anlamında kullanılmaz.
دَعَا — çağırdı, davet etti.
ادْعُ — çağır, davet et.
دَعْوَة — çağrı, davet.
دُعَاء — çağırma, seslenme, yönelme, yalvarma, yakarma.
Dolayısıyla Kur’an’ın “dua” kavramını yalnızca modern anlamdaki “dilek listesi”ne indirgemek, kelimenin Kur’an’daki anlam alanını daraltabilir.
DUA MI, DAVET Mİ?
Bugün “dua” denildiğinde zihnimizde çoğunlukla şu görüntü oluşuyor:
İnsan Allah’ın karşısına geçer ve ister:
“Allah’ım ev ver.”
“Allah’ım araba ver.”
“Allah’ım para ver.”
“Allah’ım iş ver.”
“Allah’ım eş ver.”
“Allah’ım çocuğuma şunu ver.”
Böylece dua, insanın Allah’tan taleplerini sıraladığı bir ibadet biçimine indirgeniyor.
Elbette insan Allah'a seslenebilir, O'ndan isteyebilir.
Fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu daha büyük bir ilişki vardır:
Allah çağırır, insan karşılık verir.
Ve insan da Allah’a çağırır.
İşte د ع و kökünün iki yönlü hareketi burada önem kazanır.
ALLAH’A ÇAĞIRMAK
Kur’an, “dua” kökünü doğrudan çağırmak ve davet etmek anlamında kullanır.
Nahl 125:
ادْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ
“Rabbinin yoluna çağır/davet et...”
Buradaki kelime:
ادْعُ — udʿu
Yani:
“Çağır, davet et.”
Burada Allah'tan bir şey istemek söz konusu değildir.
Bir çağrı vardır.
Bir insan başka insanları Allah'ın yoluna çağırmaktadır.
Aynı şekilde Fussilet 33:
وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ
“Allah’a çağırandan daha güzel sözlü kim vardır?”
Buradaki kelime:
دَعَا — daʿâ
Yani:
“Çağırdı, davet etti.”
Ayet devam eder:
وَعَمِلَ صَالِحًا
“Salih amel işledi.”
ve:
وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ
“Ben Müslümanlardanım dedi.”
Buradaki bütünlük son derece dikkat çekicidir:
Allah’a çağrı → salih amel → Allah’a teslimiyet.
Demek ki Allah’a yönelmek yalnızca istemek değildir.
PEKİ FURKÂN 77'DEKİ “دُعَاؤُكُمْ” NE?
Şimdi tekrar Furkân 77'ye dönelim:
لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ
“Duanız/çağrınız olmasaydı...”
Buradaki دُعَاؤُكُمْ — duʿâukum, د ع و kökünden gelir.
Ayetin devamı ise son derece önemlidir:
فَقَدْ كَذَّبْتُمْ
“Oysa siz yalanladınız.”
Burada karşımıza sıradan bir “istek” meselesinden çok daha ağır bir tablo çıkmaktadır.
Bir çağrı vardır.
Bir mesaj vardır.
Allah'ın insanlara yönelttiği bir çağrı vardır.
İnsan bu çağrı karşısında tavır almaktadır.
Ve ayet:
“Siz yalanladınız.”
demektedir.
Bu nedenle Furkân 77'yi yalnızca:
“Allah'tan bir şey istemezseniz Allah size değer vermez.”
şeklinde anlamak, ayetin devamındaki “yalanladınız” ifadesini yeterince hesaba katmayan dar bir okuma olur.
Buradaki mesele, insanın Allah'tan kaç tane şey istediği değildir.
Asıl mesele:
Allah'ın çağrısı karşısında insanın nerede durduğudur.
ALLAH'IN ÇAĞRISI VE İNSANIN İCABETİ
Kur’an'ın ortaya koyduğu ilişkiyi şöyle düşünebiliriz:
Allah çağırır → insan işitir → düşünür → yönelir → karşılık verir → teslim olur.
İşte gerçek anlamda kulluk burada başlar.
Allah'ın çağrısını duyup da hayatını değiştirmeyen, fakat Allah'tan sürekli bir şeyler isteyen insanın durumu yeniden düşünülmelidir.
Çünkü mesele sadece:
“Ben Allah'tan ne istiyorum?”
değildir.
Daha temel soru şudur:
“Allah beni neye çağırıyor?”
Ve bunun devamında:
“Ben bu çağrıya nasıl karşılık veriyorum?”
“İCABET” SADECE DİLDE MİDİR?
Kur’an'da çağrıya karşılık vermek ayrı bir kavramla da ifade edilir:
اسْتَجِيبُوا — istacîbû
Yani:
“Karşılık verin, icabet edin.”
Enfâl 8:24:
اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ
“Size hayat verecek olana çağırdığında Allah’a ve Rasul’e karşılık verin.”
Burada çok güçlü bir ilişki kuruluyor:
دَعَاكُمْ — sizi çağırdı
ve:
اسْتَجِيبُوا — karşılık verin.
Yani:
Çağrı → icabet.
Bu, Kur’an'ın insan ile vahiy arasındaki ilişkisinin temel unsurlarından biridir.
Dolayısıyla mesele yalnızca Allah'a:
“Bana ver.”
demek değildir.
Allah'ın:
“Gel, dinle, düşün, teslim ol, düzelt, adaleti ayakta tut, kötülükten uzaklaş.”
şeklindeki çağrısına karşılık vermektir.
DUAYI DİLEK LİSTESİNE ÇEVİRMEK
Bugün dua anlayışımızın önemli bir bölümü ihtiyaçlarımızın Allah'a bildirilmesi etrafında şekillenmiştir.
Bu anlayışta insan sürekli talep eder:
Ev ister.
Araba ister.
Para ister.
Makam ister.
Sağlık ister.
Bolluk ister.
Rahatlık ister.
Fakat burada çok önemli bir soru ortaya çıkar:
Allah'tan bu kadar çok şey isteyen insan, Allah'ın kendisinden istediği şeylere ne kadar karşılık veriyor?
Çünkü Allah'ın çağrısı yalnızca:
“Benden isteyin.”
şeklinde değildir.
Kur’an insanı aynı zamanda:
Allah'ın yoluna çağırmaya,
salih amel işlemeye,
adaleti ayakta tutmaya,
şirki terk etmeye,
hakikati savunmaya,
vahyi ölçü almaya
ve Allah'ın çağrısına icabet etmeye çağırmaktadır.
ALLAH'A DAVET, BİR İNSANA DAVET DEĞİLDİR
Burada çok önemli bir ayrım daha vardır.
Allah'a davet etmek, insanları bir dinî lidere bağlamak değildir.
Bir şeyhe çağırmak değildir.
Bir hocayı mutlak otorite hâline getirmek değildir.
Bir mezhebi Allah'ın önüne geçirmek değildir.
Bir cemaatin sözünü vahyin üzerine koymak değildir.
Allah'a davet:
İnsanı Allah'a yöneltmektir.
Ölçüyü Allah'a döndürmektir.
Hükmü Allah'a bırakmaktır.
Vahyi merkeze almaktır.
Kur'an'ın şu sorusu bu konuda son derece açıktır:
أَفَغَيْرَ اللَّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا
“Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?”
En'âm 6:114
Ardından:
وَهُوَ الَّذِي أَنْزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلًا
“Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir.”
Öyleyse Allah'a davet, insanları Allah'ın dışında başka dinî otoritelere bağlamak değil; Allah'ın kitabına yöneltmektir.

Yorumlar
Yorum Gönder