ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMETMEK
ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMETMEK
Hüküm Kimin, Yetki Kimin?
“Nedir şeriat?” diye soruyorsun.
“Allah’ın yasaları.”
Peki sonra:
“Tamam, anlat bana.”
İşte tam burada büyük bir problem başlıyor.
Birisi başka türlü anlatıyor, diğeri başka türlü.
Bir mezhep başka bir hüküm söylüyor, başka bir mezhep başka.
Bir siyasi yapı kendi yorumunu “şeriat” diye sunuyor, başka bir yapı kendi anlayışını…
Sonunda insan şu soruyla karşı karşıya kalıyor:
Allah’ın indirdiği nedir, insanların Allah adına ürettiği nedir?
Kur’an’ın bu konudaki ölçüsü son derece dikkat çekicidir:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
Mâide 5:44
Fakat bu ayeti tek başına bir slogan haline getirmek yerine, aynı bölümün tamamına bakmak gerekir.
Çünkü Kur’an burada yalnızca “hüküm” kelimesinden söz etmiyor.
Allah’ın indirdiği, hüküm, adalet, insanlardan korkmamak, çıkar karşılığında ayetleri satmamak ve vahyin yerine insanların arzularını koymamak aynı bağlam içerisinde ele alınıyor.
Demek ki mesele yalnızca:
“Kim hüküm verecek?”
sorusu değildir.
Daha temel soru şudur:
Hükmün kaynağı nedir ve hüküm verme yetkisi kimde olmalıdır?
HÜKÜM YALNIZ ALLAH’IN MI?
Kur’an şöyle der:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
Yûsuf 12:40
Bu ifade, insanın hiçbir konuda karar veremeyeceği anlamına gelmez.
Çünkü Kur’an aynı zamanda insanlara hükmetme, emaneti ehline verme, adaletle karar verme ve işlerini istişareyle yürütme sorumluluğu yükler.
Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Hükmün nihai ölçüsü Allah’a aittir; insanın hüküm verme faaliyeti ise bu ölçüler içerisinde yürütülen bir sorumluluktur.
İnsan yönetir.
İnsan karar verir.
İnsanlar arasında anlaşmazlıkları çözer.
Devlet yönetir.
Hakim hüküm verir.
Yönetici kamu adına karar alır.
Fakat bunların hiçbiri insanın kendi kararını Allah’ın vahyiyle aynı seviyeye çıkarmasına izin vermez.
İnsan hükmedebilir.
Fakat Allah adına hüküm uyduramaz.
HÜKÜM VERMEK SADECE “DİNΔ BİR MESELE DEĞİLDİR
Kur’an’ın hüküm verme anlayışına baktığımızda, bunun yalnızca bireysel ibadetlerle ilgili bir konu olmadığını görürüz.
Nisâ 58 son derece dikkat çekicidir:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
Nisâ 4:58
Burada iki temel ilke arka arkaya gelir:
Emanetleri ehline vermek.
İnsanlar arasında adaletle hükmetmek.
Demek ki Kur’an açısından yönetim ve hüküm verme meselesinde yalnızca “hangi hüküm?” sorusu yoktur.
Aynı zamanda:
“Bu yetki kime verilecek?”
sorusu vardır.
Ve cevap açıktır:
Ehline.
EMANETİ EHLİNE VERMEK: YETKİ KİME VERİLECEK?
Nisâ 58'deki “emanetleri ehline verin” ifadesi, yönetim açısından son derece önemli bir ilkedir.
Çünkü yetki de bir emanettir.
Yönetme yetkisi bir emanettir.
Hüküm verme yetkisi bir emanettir.
Kamu malı bir emanettir.
İnsanların hakları bir emanettir.
Bir makamın başına geçmek, o makamı sahibinin malı haline getirmez.
Kur’an’ın ölçüsü şudur:
Emanet ehline verilecektir.
Bu yüzden Kur’an merkezli bir yönetim anlayışında yalnızca “hangi hüküm uygulanacak?” sorusu sorulmaz.
Şu sorular da sorulur:
Kim hükmediyor?
Bu yetkiyi neden taşıyor?
Ehliyet sahibi mi?
Adil mi?
Yetkiyi emanet olarak mı görüyor, kişisel mülk olarak mı?
Bunlar birbirinden kopuk meseleler değildir.
HÜKMÜN USULÜ: ADALET
Nisâ 58'in ikinci kısmı ise daha da açıktır:
“İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin.”
Burada Kur’an, hüküm verme eyleminin usulünü gösterir:
Adalet.
Yani sadece doğru hüküm iddiasında bulunmak yeterli değildir.
Hüküm verirken adalet gözetilecektir.
Yakına başka, uzağa başka ölçü uygulanmayacaktır.
Güçlüye başka, güçsüze başka ölçü uygulanmayacaktır.
Kendi grubuna başka, karşı gruba başka ölçü uygulanmayacaktır.
Kur’an’ın adalet anlayışı, insanın kendi tarafını bile sorgulayabilmesini gerektirir.
Bu nedenle “Allah’ın hükmü” söylemini kullanmak, kişiye otomatik olarak adalet yetkisi vermez.
Tam tersine, Allah adına konuştuğunu söyleyen kişi daha büyük bir sorumluluk altına girer.
İSTİŞARE: KARAR NASIL ÜRETİLECEK?
Kur’an’ın toplumsal yönetim açısından dikkat çekici ilkelerinden biri de istişaredir.
Şûrâ 38'de şöyle denir:
“Onların işleri aralarında istişare iledir.”
Burada çok önemli bir nokta vardır.
Kur’an, toplumsal meselelerde karar üretme sürecini tek kişinin keyfî iradesine bırakmaz.
İşler istişare ile yürütülür.
İstişare, insanların bilgi ve görüşlerini ortaya koyduğu, ortak meselelerin birlikte değerlendirildiği bir karar üretme yöntemidir.
Buradan modern siyasal sistemlerin tamamını doğrudan Kur’an’ın aynısı ilan etmek doğru olmaz.
Fakat şu sonuç açıkça görülebilir:
Kur’an, toplumsal kararların keyfî ve sınırsız bir kişisel iradeye teslim edilmesini esas almaz.
Yetki vardır.
Fakat yetki sorumlulukla birlikte gelir.
Karar vardır.
Fakat karar adaletle sınırlandırılır.
Yönetim vardır.
Fakat yönetim istişareyle ilişkilendirilir.
ADALET + EHLİYET + İSTİŞARE
Böylece Kur’an’ın yönetim ve hüküm verme konusunda ortaya koyduğu üç önemli ilke yan yana gelir:
Ehliyet:
Emanetler ehline verilecektir.
Adalet:
İnsanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilecektir.
İstişare:
Toplumsal işler istişare ile yürütülecektir.
Bunlar birbirinden kopuk ilkeler değildir.
Çünkü yalnızca ehliyet yeterli değildir.
Ehliyetli fakat adaletsiz bir insan topluma zarar verebilir.
Yalnızca adalet iddiası da yeterli değildir.
Ehliyetsiz bir insan doğru karar veremeyebilir.
İstişare de tek başına yeterli değildir.
Toplum birlikte karar alabilir fakat alınan karar adaletsiz olabilir.
Bu nedenle Kur’an merkezli bir bakışta:
Ehliyet + adalet + istişare
birbirini tamamlayan ilkeler olarak okunabilir.
PEKİ “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMETMEK” NE DEMEKTİR?
Şimdi Mâide 44'e geri dönelim.
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
Ardından Mâide 45:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Ve Mâide 47:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”
Aynı bağlamda üç farklı niteleme kullanılır:
kâfirler, zalimler, fasıklar.
Bu nedenle Mâide 44'ü bağlamından koparıp tek başına bir siyasi slogan haline getirmek, ayetin Kur’an içindeki konumunu daraltabilir.
Buradaki temel mesele:
Allah’ın indirdiğini bırakıp başka bir hükmü Allah’ın hükmünün yerine geçirmek meselesidir.
ALLAH’IN HÜKMÜ İLE İNSANIN YORUMU AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Burada çok önemli bir sınır çizmek gerekiyor.
Bir insan:
“Ben bu ayeti böyle anlıyorum.”
diyebilir.
Bu bir yorumdur.
Bir hukukçu:
“Bu meselede şu şekilde karar verilmelidir.”
diyebilir.
Bu bir hukukî değerlendirmedir.
Bir mezhep:
“Bizim içtihadımız budur.”
diyebilir.
Bu bir mezhep yorumudur.
Bir devlet:
“Bu konuda böyle bir düzenleme yapıyoruz.”
diyebilir.
Bu bir yönetim tercihidir.
Fakat bütün bunların üzerine:
“Allah’ın kesin hükmü budur.”
etiketi yapıştırıldığında artık başka bir aşamaya geçilmiş olur.
Çünkü insan sözü, ilahî hüküm seviyesine taşınmaktadır.
Kur’an merkezli düşüncede en önemli ayrımlardan biri budur:
Vahiy başka, vahyin yorumu başkadır.
Allah’ın indirdiği başka, insanın ondan çıkardığı hüküm başkadır.
Bu ayrım kaybolduğunda insanın yorumu kutsallaşmaya başlar.
“ŞERİAT” ADI ALTINDA İNSAN HÜKMÜ
İşte burada “şeriat” kelimesinin kullanımı da yeniden sorgulanmalıdır.
Eğer şeriat denildiğinde Allah’ın koyduğu yolu kastediyorsak, önce Kur’an’ın kendi kullanımına bakmalıyız.
Fakat tarih boyunca ortaya çıkmış bütün hukukî yorumları, mezhep hükümlerini ve siyasi uygulamaları otomatik olarak Allah’ın değişmez hükmü kabul etmek başka bir meseledir.
Çünkü insanın yaptığı her yorum vahiy değildir.
İnsanın oluşturduğu her hukuk sistemi Allah tarafından indirilmiş değildir.
Bir devletin uygulaması Allah’ın ayeti değildir.
Bir mezhebin içtihadı vahiy değildir.
Bir âlimin yorumu vahiy değildir.
Bir siyasi liderin kararı vahiy değildir.
Bunlar insan faaliyetleridir.
Doğru veya yanlış olabilirler.
Adil veya adaletsiz olabilirler.
Ehliyetli veya ehliyetsiz olabilirler.
Fakat insan ürünü oldukları gerçeği değişmez.
ASIL SORUN: İNSANIN KENDİ HÜKMÜNÜ ALLAH’A DAYATMASI
Kur’an’ın uyarısı tam da burada anlam kazanır.
İnsanlar bazen kendi çıkarlarını, korkularını, geleneklerini ve siyasi hesaplarını Allah’ın hükmü gibi sunabilirler.
O zaman sorgulanması gereken yalnızca hükmün sonucu değildir.
Hükmün kaynağıdır.
Kim söylüyor?
Neye dayanıyor?
Kur’an ne diyor?
Bu hüküm gerçekten vahiyde var mı?
Yoksa vahyin üzerine insan yorumu mu eklenmiş?
Ve daha önemlisi:
İnsan kendi yorumunu Allah’ın adıyla mı koruyor?
Çünkü insanın en tehlikeli yanılgılarından biri, kendi sözünü kutsallaştırıp ona dokunulmazlık kazandırmasıdır.
ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMETMEK, İNSANI YOK SAYMAK DEĞİLDİR
Burada başka bir yanlış anlaşılmanın da önüne geçmek gerekir.
Allah’ın indirdiği ile hükmetmek:
“İnsan hiçbir karar veremez.”
demek değildir.
Tam tersine Kur’an, insanı kararın ve sorumluluğun içine yerleştirir.
Emaneti ehline verecektir.
Adaletle hükmedecektir.
İstişare edecektir.
Yani insanın aklı, bilgisi, tecrübesi ve ortak karar üretme kapasitesi devre dışı bırakılmamaktadır.
Fakat bütün bunlar Allah’ın koyduğu temel ahlaki ve hukuki ölçülerden bağımsız değildir.
Bu nedenle mesele:
“İnsan hükmetsin mi, hükmetmesin mi?”
değildir.
Mesele:
“İnsan hangi ölçüyle hükmedecek?”
sorusudur.
HÜKÜM VERENİN DE HESAP VERECEĞİ BİR SİSTEM
Kur’an'ın ortaya koyduğu tabloya baktığımızda, yönetici veya hüküm veren kişinin sınırsız bir otoriteye sahip olmadığı görülür.
Çünkü:
Emanet vardır.
Ehliyet vardır.
Adalet vardır.
İstişare vardır.
Ve bütün bunların üzerinde:
Allah’ın indirdiği ölçü vardır.
Bu anlayışta yönetici, hükmün sahibi değildir.
Yetkinin sahibidir.
Ve yetki ona emanet edilmiştir.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
Çünkü yetkiyi kendisinin mülkü gören kişi zamanla:
“Ben ne dersem o.”
noktasına gelir.
Oysa Kur’an'ın emanet anlayışı:
“Sana verilen yetki senin malın değildir.”
demeye gelir.
İNSANLARDAN KORKMAYIN!
Mâide 44'te bir başka çarpıcı ifade daha vardır:
“İnsanlardan korkmayın, benden korkun.”
Bu ifade, Allah’ın indirdiğiyle hükmetme meselesinin neden zor olduğunu da gösterir.
Çünkü insan:
Güçten korkabilir.
Makamını kaybetmekten korkabilir.
Toplumun tepkisinden korkabilir.
Siyasi baskıdan korkabilir.
Çıkarını kaybetmekten korkabilir.
Kendi grubunun dışına çıkmaktan korkabilir.
Ve sonunda Allah’ın ölçüsünü değil, insanların beklentisini esas alabilir.
Kur’an ise ölçüyü tersine çevirir:
İnsanların korkusunu değil, Allah’ın ölçüsünü merkeze alın.
ŞERİAT TARTIŞMASINDAN ÖNCE KUR’AN’A DÖNMEK
O halde “şeriat” kelimesini duyduğumuzda hemen bir siyasi veya mezhepsel sistem düşünmek yerine önce Kur’an’a dönmek gerekir.
Şu soruları sormak gerekir:
Allah ne indirdi?
Kur’an ne söylüyor?
Hangi hüküm açıkça vahiyde var?
Hangisi insan yorumudur?
Kim yetki kullanıyor?
Bu yetki ehline mi verilmiş?
Hüküm adaletle mi veriliyor?
Toplumsal işler istişare ile mi yürütülüyor?
Ve en önemlisi:
İnsan kendi hükmünü Allah’ın hükmü olarak mı sunuyor?
SONUÇ: HÜKÜM ALLAH’IN, YETKİ İNSANIN EMANETİDİR
Kur’an merkezli bakıldığında mesele daha açık hale gelir.
Hükmün mutlak sahibi Allah’tır.
Fakat toplum içerisinde hüküm verme yetkisi insanlara emanet edilmiştir.
Bu yetki:
ehliyetle kullanılmalıdır.
adaletle kullanılmalıdır.
istişareyle yürütülmelidir.
Ve Allah’ın indirdiği ölçünün yerine insan yapımı hükümler konulmamalıdır.
Dolayısıyla “Allah’ın indirdiği ile hükmetmek” demek, insanların bütün karar yetkisini ortadan kaldırmak değildir.
Tam tersine insanın karar verme yetkisini sorumluluk, adalet ve emanet bilinci içine yerleştirmektir.
Asıl tehlike de burada ortaya çıkar:
Bir insanın hüküm vermesi değil…
Kendi hükmünü Allah’ın hükmü olarak sunması.
Bir yöneticinin karar vermesi değil…
Kendi kararını ilahî ve tartışılmaz hale getirmesi.
Bir âlimin yorum yapması değil…
Kendi yorumunu vahiy seviyesine çıkarması.
Bir toplumun hukuk üretmesi değil…
Ürettiği hukuku Allah’ın değişmez hükmü diye kutsaması.
Çünkü Allah’ın indirdiği ile insanın ürettiği birbirinden ayrılmadığında, insan sözü Allah’ın sözü gibi konuşmaya başlar.
İşte o zaman “şeriat” kelimesinin kendisi bile sorgulanması gereken bir alana dönüşür.
Belki de asıl soru şudur:
Biz gerçekten Allah’ın indirdiği ile mi hükmediyoruz, yoksa kendi hükümlerimizi Allah’ın adıyla mı koruyoruz?
Ve Kur’an’ın önümüze koyduğu üç kelimeyi unutmamak gerekir:
EHİLİYET.
ADALET.
İSTİŞARE.
Bunların üzerinde ise temel ölçü durur:
ALLAH’IN İNDİRDİĞİ.

Yorumlar
Yorum Gönder