KUR’AN’IN İSTEDİĞİ TOPLUM: DÜŞÜNEN İNSAN
KUR’AN’IN İSTEDİĞİ TOPLUM: DÜŞÜNEN İNSAN
Kur’an’ın insan yetiştirme projesini anlamak için çok basit bir soruyu sormak gerekir:
Rabbimiz bize neden sürekli düşünmeyi, akletmeyi, anlamayı ve ibret almayı emrediyor?
Çünkü Kur’an’ın hedefi, kendisine söyleneni sorgulamadan tekrarlayan bir kalabalık oluşturmak değildir.
Hedef; vahiy karşısında aklını kullanan, ne söylediğini bilen, doğruyu yanlıştan ayırabilen ve sorumluluğunu başkasına devretmeyen bilinçli insanlardan oluşan bir toplum meydana getirmektir.
AKLETMEYEN İNSAN, KENDİSİNE VERİLENİ TEKRARLAR
Bakara 2:44’te Rabbimiz şöyle sorar:
“İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik Kitabı okuyorsunuz. Hâlâ akletmeyecek misiniz?”
Dikkat edin:
“Hocan ne diyorsa onu dinle” demiyor.
“Bir otoritenin yorumunu sorgulama” demiyor.
“Büyüklerinin sözlerini tekrar et” demiyor.
Tam tersine:
“Hâlâ akletmeyecek misiniz?”
Çünkü vahiy, insanın aklını devre dışı bırakmak için değil, aklını vahyin ışığında çalıştırmak için gelir.
Muhammed 47:24:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
Burada çok önemli bir gerçek ortaya çıkıyor:
Kur’an’ı düşünme görevi herkesin görevidir.
Bu görev bir sınıfa, bir zümreye veya yalnızca dinî otorite kabul edilen kişilere bırakılmamıştır.
Çünkü herkes kendi tercihinden ve kendi sorumluluğundan hesaba çekilecektir.
“BİZ BABALARIMIZI BÖYLE BULDUK”
Kur’an’ın en dikkat çekici eleştirilerinden biri de ataları ve geçmişi sorgusuz taklit etme anlayışıdır.
İnsanların kendi akıllarını kullanmak yerine “Bize böyle öğretildi”, “Biz bunu büyüklerimizden gördük”, “Bizim toplumumuzda böyledir” diyerek geçmişten devraldıkları inançları savunmaları Kur’an’da açıkça eleştirilir.
Bakara 2:170’te şöyle buyrulur:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya babaları bir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamışlarsa?”
Bu ayet, yalnızca geçmişte yaşamış insanların bir davranışını anlatmaz.
Bugün de aynı mekanizma çalışabilir.
“Bizim büyüklerimiz böyle söyledi.”
“Yüzyıllardır böyle uygulanıyor.”
“Bize böyle öğretildi.”
“Herkes böyle inanıyor.”
Bunların hiçbiri tek başına hakikat delili değildir.
Kur’an’ın ölçüsü açıktır:
“Allah’ın indirdiğine uyun.”
Geçmişten gelmesi bir düşünceyi doğru yapmaz.
Çok kişi tarafından benimsenmesi onu doğru yapmaz.
Bir otoritenin söylemesi onu doğru yapmaz.
Ölçü, Allah’ın indirdiğidir.
İşte bu nedenle Kur’an’ın istediği insan, miras aldığı düşünceleri korumaya çalışan insan değil; onları vahyin ölçüsünde yeniden değerlendiren insandır.
DİNİ BAŞKALARINA TESLİM ETMEK
Kur’an’ın insanı düşünmeye çağırmasının önemli sebeplerinden biri de budur:
Düşünme görevini başkasına devredemezsin.
Bir hoca düşünebilir.
Bir araştırmacı yorumlayabilir.
Bir öğretici açıklayabilir.
Bir insan bize farklı bir bakış açısı sunabilir.
Fakat hiç kimseye vahiy karşısında düşünme sorumluluğumuzu teslim edemeyiz.
A‘râf 7:3:
“Rabbinizden size indirilene uyun; O’ndan başkalarını dostlar edinerek onlara uymayın.”
Buradaki temel ölçü nettir:
Ölçü Allah’ın indirdiğidir.
İnsanları dinlemek başka şeydir; insan sözünü Allah’ın sözü seviyesine yükseltmek başka şeydir.
Bir insanın bilgili olması, onun her söylediğinin doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir insanın saygın olması, onun sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez.
Bir topluluğun yüzyıllardır aynı şeyi söylemesi, onun vahiy tarafından onaylandığı anlamına gelmez.
Bilgi başka, otorite başka; vahiy ise ölçüdür.
“BİZİ BÜYÜKLERİMİZİZ SAPTIRDI” BAHANESİ
Kur’an’ın insanı sorgulamaya çağırmasının bir başka çarpıcı nedeni de ahirette ortaya çıkacaktır.
İnsan dünyada sorumluluğunu başkasına devredebilir.
“Hocam böyle söyledi.”
“Büyüklerimiz böyle yaptı.”
“Biz sadece bize öğretileni yaptık.”
“Önderimizin peşinden gittik.”
Fakat ahirette bu mazeret insanı kurtarmayacaktır.
Ahzâb 33:66-67’de şöyle bir sahne anlatılır:
“Yüzleri ateşte çevrildiği gün şöyle derler: ‘Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ Ve derler ki: ‘Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar.’”
Ne kadar sarsıcıdır.
Dünyada başkasının peşinden gitmek kolaydır.
Fakat ahirette insan kendi sorumluluğuyla baş başa kalacaktır.
“Bizi onlar saptırdı” demek sorumluluğu ortadan kaldırmayacaktır.
Çünkü insan kendisine verilen aklı, vicdanı, görme ve işitme imkânlarını kullanmakla sorumludur.
İsrâ 17:15’te Rabbimiz:
“Kim doğru yolu bulursa ancak kendisi için bulur; kim saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir yük taşıyan başkasının yükünü taşımaz.”
Bu nedenle düşünme hakkımızı başkasına devretmek, aynı zamanda sorumluluğumuzu da başkasına devretmeye çalışmaktır.
Fakat bu mümkün değildir.
Düşünmemenin bedelini de insan kendisi öder.
BİLGİN OLMAYAN ŞEYİN PEŞİNE DÜŞME
Kur’an’ın istediği sorgulayan insan, her şeye karşı çıkan insan değildir.
Sorgulamak, sırf itiraz etmek değildir.
Gerçek sorgulama delil aramaktır.
İsrâ 17:36:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”
Bu ayet, insanın bilgi karşısındaki sorumluluğunu son derece açık biçimde ortaya koyar.
Kulak duyacak.
Göz görecek.
Kalp değerlendirecek.
Ve insan bütün bunlardan sorumlu olacaktır.
Öyleyse:
Kulaktan dolma bilgiyle hüküm verme.
Delilini bilmediğin düşüncenin peşine düşme.
Sırf çok kişi inanıyor diye inanma.
Sırf toplumun ileri gelenleri söylüyor diye kabul etme.
Sırf dinî bir otorite söyledi diye sorgulamayı bırakma.
Kur’an’ın istediği insan, “Kim söyledi?” sorusundan önce:
“Ne söyledi ve bunun delili nedir?” diye sorabilen insandır.
“RÂİN”DAN “UNZURN”YA
Bakara 2:104’te müminlere dikkat çekici bir ifade öğretilir:
“Râinâ” demeyin, “Unzurnâ” deyin ve dinleyin.
Burada vahyin iletişimde bilinç ve dikkat istediğini görüyoruz.
İnsan, anlamadan tekrar eden bir varlık değildir.
İnsan muhataptır.
Dinler.
Anlar.
Düşünür.
Değerlendirir.
Ve bilinçli olarak tercihte bulunur.
Kur’an’ın insanı bir kalabalığın içine katıp sürüklemek yerine, onu muhatap alan bir kitap olması son derece dikkat çekicidir.
Bu yüzden Kur’an’da tekrar tekrar şu sorularla karşılaşırız:
“Akletmez misiniz?”
“Düşünmez misiniz?”
“Hiç düşünmez misiniz?”
“Görmüyor musunuz?”
“İbret almaz mısınız?”
Bu soruların muhatabı yalnızca âlimler değildir.
Sensin. Benim. Her insan.
KUR’AN’IN İNSAN MODELİ
Kur’an’ın istediği toplum, “Hocamız ne diyorsa doğrudur” diyen bir toplum değildir.
“Ayet ne diyor?” diye soran bir toplumdur.
“Bize böyle öğretildi” diyerek atalarının inancına teslim olan değil;
“Rabbimiz ne indirdi?” diye araştıran bir toplumdur.
Düşüncesini bir otoriteye teslim eden değil;
vahyin ölçüsünde düşünen bir toplumdur.
Delilsiz biçimde peşinden sürüklenen değil;
“Hakkında bilgim var mı?” diye soran bir toplumdur.
Ve ahirette:
“Bizi büyüklerimiz saptırdı.”
demek zorunda kalmamak için dünyada kendi sorumluluğunun farkında olan bir toplumdur.
SONUÇ: DÜŞÜNME HAKKI AYNI ZAMANDA SORUMLULUKTUR
Kur’an’ın insan modeli, zihnini başkasının vesayetine teslim eden edilgen bir izleyici değildir.
O insan:
Delil arar.
Dinler.
Görür.
Düşünür.
Akleder.
Sorgular.
Anlar.
Ve sonunda kendi tercihini yapar.
Çünkü ahirette:
“Bizi büyüklerimiz kandırdı.”
“Hocamız böyle söyledi.”
“Biz sadece bize öğretileni yaptık.”
demek insanı sorumluluktan kurtarmayacaktır.
Öyleyse dünyada düşünme hakkımızı kimseye devredemeyiz.
Kur’an yalnızca bilgi veren bir kitap değildir.
İnsan inşa eder.
Korkuyla susturulmuş bireyler değil;
akleden, sorgulayan, anlayan, bilinçli ve sorumlu kullar yetiştirir.
Çünkü Rabbimizin istediği toplum:
“Bize ne denirse onu yaparız” diyen bir toplum değil;
“Rabbimiz ne diyor?” diye soran bir toplumdur.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak budur:
Bizi yönlendiren sesleri çoğaltmak değil, ayetler üzerine gerçekten düşünen insanları çoğaltmak.
Çünkü Kur’an’ın istediği şey itaat eden sürüler değil, bilinçli kullardır.

Yorumlar
Yorum Gönder