KUR’AN VE HADİS: KORUYAN ALLAH MI, TOPLAYAN İNSAN MI?

 


KUR’AN VE HADİS: KORUYAN ALLAH MI, TOPLAYAN İNSAN MI?

Kur’an ile hadisleri aynı kategoriye koyduğumuzda, üzerinde düşünmemiz gereken çok önemli bir ayrım ortadan kalkıyor.

Çünkü Kur’an kendisini nasıl tanımlıyor?

Ve hadis adı altında bize ulaşan rivayetler nasıl bir süreçten geçerek bugünkü kitaplara ulaştı?

Bu iki soruyu yan yana koyduğumuzda, oldukça sarsıcı bir tablo ortaya çıkıyor.

Kur’an, kendi korunması konusunda açık bir iddiada bulunur:

“Şüphesiz Zikr’i biz indirdik, onun koruyucusu da elbette biziz.”
Hicr 15:9

Fakat Kur’an bununla da yetinmez.

Kıyâmet suresinde şöyle buyurur:

“Şüphesiz onu toplamak ve onu okutmak bize aittir.”
“O halde biz onu okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et.”
“Sonra onu açıklamak da bize aittir.”
Kıyâmet 75:17-19

Buradaki ifade son derece dikkat çekicidir:

“Onu toplamak bize aittir.”

Yani Kur’an’ın bir araya getirilmesi, korunması ve okunması konusunda Allah kendi üzerine bir görev yüklediğini bildiriyor.

Peki hadisler için böyle bir ilahî güvence var mı?

“Hadisleri biz toplarız.”

“Hadisleri biz koruruz.”

“Hadisleri bir kitapta muhafaza ederiz.”

“Rivayetleri birbirinden ayırıp sahihini sizin için garanti ederiz.”

Böyle bir ayet var mı?

Yok.

İşte asıl düşünmemiz gereken yer burasıdır.

KUR’AN'IN YOLU BAŞKA, RİVAYETİN YOLU BAŞKA

Kur’an bize ulaştığında mesele yalnızca insanların birbirlerine aktardığı sözlerden ibaret değildir.

Kur’an kendisini Allah’ın indirdiği kitap olarak ortaya koyar ve korunacağını bildirir.

Hadis literatüründe ise başka bir süreç vardır.

Bir sözün gerçekten nebimize ait olup olmadığı araştırılır.

Kim rivayet etti?

Kimden duydu?

Raviler kimlerdi?

Birbirleriyle görüştüler mi?

Ravi güvenilir miydi?

Hafızası nasıldı?

Rivayet zinciri kopuk muydu?

Metin başka rivayetlerle çelişiyor muydu?

Bütün bunlar insanlar tarafından araştırılır.

Yani hadis kitaplarının ortaya çıkış sürecinde insanların toplama, aktarma, sınıflandırma ve değerlendirme faaliyetleri vardır.

Bu yüzden iki farklı yöntemi birbirine karıştırmamak gerekir.

Kur’an için:

Allah’ın koruması.

Rivayet literatürü için:

İnsanların nakli ve araştırması.

Bu ikisi aynı şey değildir.

“SAHİH” DENİLDİĞİNDE NE DEĞİŞİYOR?

Burada başka bir kavram karşımıza çıkıyor:

Sahih hadis.

Fakat “sahih” kelimesinin ne anlama geldiğini doğru anlamamız gerekiyor.

“Sahih” denildiğinde Allah tarafından doğrulanmış, kesin olarak nebimize ait olduğu gökten bildirilmiş bir sözden söz etmiyoruz.

İnsanların belirli ölçütlerle yaptığı bir değerlendirmeden söz ediyoruz.

Ravi zinciri inceleniyor.

Ravilerin güvenilirliği araştırılıyor.

Zincirin kopuk olup olmadığına bakılıyor.

Metin çeşitli açılardan değerlendiriliyor.

Sonuçta bir insan ilmi faaliyeti sonucunda:

“Bu rivayet sahihtir.”

diyor.

Burada çok önemli bir ayrım var:

Allah’ın koruduğu Kur’an ile insanların güvenilir kabul ettiği rivayeti aynı kesinlik derecesine taşımak, kavramsal olarak ciddi bir problemdir.

Çünkü birinde ilahî güvence iddiası vardır.

Diğerinde beşerî değerlendirme vardır.

RAVİ ZİNCİRİ NEDEN VAR?

Rivayetlerin aktarılabilmesi için insanlar birbirlerine:

“Ben bunu falancadan duydum.”

“Falanca da bunu filancadan aktardı.”

şeklinde bir zincir oluşturmuşlardır.

Bu zincirler zaman içerisinde incelenmiş, raviler hakkında bilgiler toplanmış ve çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır.

Bu çalışmaların tarihsel ve ilmî bir değeri olabilir.

Fakat zincirin uzunluğu, zincirin kendisini vahye dönüştürmez.

Bir sözün on kişi tarafından aktarılması onu otomatik olarak Allah’ın sözü yapmaz.

Yüz kişinin aktarması da yapmaz.

Bin kişinin aktarması da yapmaz.

Çünkü burada temel soru şudur:

Bu söz Allah tarafından korunacağı garanti edilmiş bir vahiy midir, yoksa insanların birbirlerinden aktardıkları bir rivayet midir?

Bu soruyu sormadan “hadis = Kur’an” anlayışına ulaşmak mümkün değildir.

KUR’AN NEDEN KENDİSİNE BU KADAR DİKKAT ÇEKİYOR?

Kur’an, kendisini başka kaynakların arasında kaybolmuş bir kitap gibi sunmaz.

Tam tersine sürekli olarak insanları kendisine yönlendirir.

“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır.”
Bakara 2:2

Ve insanlara düşünmeyi, akletmeyi, üzerinde derinlemesine düşünmeyi emreder.

Çünkü Kur’an’ın iddiası yalnızca:

“Bana inan.”

değildir.

Aynı zamanda:

“Beni oku, düşün, ayetlerimi birbirleriyle değerlendir.”

der.

Bu nedenle Kur’an’ı anlamada temel ölçünün yine Kur’an olması gerekir.

Bir rivayet Kur’an’a aykırı bir inanç oluşturuyorsa, burada yapılması gereken Kur’an’ı rivayete uydurmak değil, rivayeti Kur’an’ın ölçüsünde yeniden değerlendirmektir.

ASIL SARSICI NOKTA

Şimdi düşünelim.

Allah bir kitabı indiriyor.

Sonra:

“Onu biz koruyacağız.”

diyor.

“Onu toplamak bize aittir.”

diyor.

Fakat biz zaman içerisinde başka sözleri de dinin ayrılmaz parçası haline getiriyoruz.

Sonra o sözleri insanlar topluyor.

İnsanlar aktarıyor.

İnsanlar ravileri değerlendiriyor.

İnsanlar zincirleri inceliyor.

İnsanlar kitaplar oluşturuyor.

İnsanlar “sahih”, “zayıf”, “hasen” gibi sınıflandırmalar yapıyor.

Ve sonunda beşerî bir rivayet sistemi, Allah'ın koruma garantisi verdiği Kur’an ile aynı dinî otorite seviyesine çıkarılabiliyor.

İşte üzerinde düşünülmesi gereken nokta tam olarak burasıdır.

Allah’ın koruduğu kitap ile insanların korumaya çalıştığı rivayetleri aynı kefeye koymak doğru mudur?

DİNİN TEMELİ NEREDE DURMALI?

Eğer Allah'ın kitabı:

“Onu toplamak bize aittir.”

diyorsa,

“Onu korumak bize aittir.”

anlamındaki ilahî güvenceyi ortaya koyuyorsa,

insanın öncelikle şunu sorması gerekir:

Allah'ın koruduğunu söylediği kitabın yanına, insanlar tarafından oluşturulmuş rivayet külliyatını hangi gerekçeyle aynı seviyeye çıkarıyorum?

Bu soru küçümsenecek bir soru değildir.

Çünkü mesele sadece hadis tartışması değildir.

Mesele dinin kaynağı ve ölçüsüdür.

Bir tarafta:

Allah'ın indirdiği ve korunacağını bildirdiği Kur’an.

Diğer tarafta:

İnsanların aktardığı, topladığı, sınıflandırdığı ve doğruluğunu araştırdığı rivayetler.

İkisini birbirine karıştırdığımız anda, Allah'ın kitabına insan ürünü bir ortak kaynak oluşturmuş oluruz.

Ve belki de en sarsıcı soru şudur:

Allah'ın koruyacağını söylediği Kur’an bize yetmiyorsa, eksik olan Kur’an mı; yoksa bizim Kur’an'a bakışımız mı?

Kur’an'ın kendisi şöyle der:

“Biz sana Kitab'ı, her şeyi açıklayıcı olarak indirdik.”
Nahl 16:89

Öyleyse yapılması gereken, Kur’an'ın yanına yeni bir vahiy kaynağı koymak değil;

Kur’an'ın ne söylediğini gerçekten anlamaya çalışmaktır.

Çünkü Allah'ın koruduğunu söylediği şey ile insanların korumaya çalıştığı şeyi aynılaştırmak, sadece bir bilgi problemi değildir.

Bu, doğrudan doğruya dinin kaynağı problemidir.

Ve belki de asıl soru şudur:

Allah'ın kitabını mı takip ediyoruz, yoksa Allah'ın kitabına ulaşmak için insanların oluşturduğu zincirleri mi takip ediyoruz?

Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣