İKİ CİHAN GÜNEŞİ SENSİN YÂ RESÛLALLAH MI?
İKİ CİHAN GÜNEŞİ SENSİN YÂ RESÛLALLAH MI?
Kur’an’ın Söylemediğini Nebî’ye Söylemek
“İki cihan güneşi Sensin yâ Resûlallah” sözü, kültürel ve tasavvufî literatürde oldukça yaygın bir övgü ifadesidir. Fakat burada önemli bir soru vardır:
Kur’an, Nebî’yi böyle mi tanımlar?
Kur’an’a göre cevap hayırdır.
Kur’an, Nebî’yi yüceltirken bile onun beşer ve Allah’ın elçisi olduğunu özellikle vurgular.
“De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim. Bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.”
(Kehf 18:110)
Bu ayet son derece açıktır.
Nebî, insanüstü bir varlık olarak değil, vahiy alan bir beşer olarak tanımlanır.
Güneş Kime Aittir?
Kur’an’ın dili metaforik olarak da olsa “güneş” ve “nur” kavramlarını Allah’ın mutlak kudreti ve yaratması bağlamında kullanır.
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”
(Nûr 24:35)
Dolayısıyla “iki cihanın güneşi” gibi mutlaklaştırıcı bir övgü, Nebî’nin Kur’an’daki konumuyla karıştırılmamalıdır.
Nebî ışığın kaynağı değildir.
Vahyin taşıyıcısıdır.
Nebî ilah değildir.
Allah’ın kuludur.
Nebî hüküm koyan bağımsız bir otorite değildir.
Kendisine vahyedilene uyan bir elçidir.
Kur’an bunu daha da açık biçimde ortaya koyar:
“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.”
(En‘âm 6:50)
Burada Nebî’nin kendi ağzından konuşan bir sınır vardır:
“Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.”
Nebî’yi Sevmek Başka, Onu Konumundan Taşırmak Başka
Kur’an, Nebî’ye itaati, ona saygıyı ve onunla birlikte mücadele etmeyi önemser.
Fakat Kur’an’ın hiçbir yerinde Nebî’ye Allah’a ait mutlak sıfatlar verilmez.
Hatta Nebî’nin kendisi hakkında aşırılaştırmayı engelleyen çok güçlü bir ölçü vardır:
“Muhammed yalnızca bir resuldür. Ondan önce de resuller gelip geçti.”
(Âl-i İmrân 3:144)
Bu cümle, Nebî’yi küçültmez.
Tam tersine onu gerçek konumuna yerleştirir.
O bir Resûlullahtır.
Allah değildir.
Allah’ın ortağı değildir.
İki cihanın sahibi değildir.
İnsanların kaderine bağımsız biçimde hükmeden bir güç değildir.
Asıl Tehlike Nerede?
Sorun bir şiir mısrasından ibaret değildir.
Asıl sorun, zamanla övgünün inanç doktrinine dönüşmesidir.
Önce Nebî için söylenen mecazlar çoğalır.
Sonra bu mecazlar gerçek kabul edilir.
Ardından Nebî’ye gayb bilgisi, mutlak tasarruf, dualara aracılık etme, insanların günahlarını bağışlama veya Allah katında bağımsız bir otorite gibi özellikler yüklenebilir.
İşte Kur’an’ın tevhid çizgisi burada devreye girer.
Allah şöyle buyurur:
“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmiyorum...”
(En‘âm 6:50)
Ve yine:
“De ki: Ben size zarar verme veya doğru yola yöneltme konusunda bir güce sahip değilim.”
(Cin 72:21)
Bu sözler Nebî’nin kendi sınırını göstermektedir.
O Hâlde Nebî Kimdir?
Kur’an’ın cevabı nettir:
Kul.
Beşer.
Resûl.
Vahyin taşıyıcısı.
Allah’ın mesajına uyan ve onu insanlara ulaştıran elçi.
Onu yüceltmenin en güvenli yolu, onu Kur’an’ın çizdiği sınırın dışına taşımak değil, Kur’an’ın verdiği değeri kabul etmektir.
Çünkü Nebî’yi gerçek anlamda yüceltmek, ona Allah’ın sıfatlarını vermek değildir.
Onu Allah’ın seçtiği Resûl olarak tanımaktır.
Son Söz
“İki cihan güneşi Sensin yâ Resûlallah” demeden önce durup düşünelim:
Kur’an gerçekten bunu söylüyor mu?
Kur’an’ın söylemediğini din adına söylemek yerine, Kur’an’ın söylediğiyle yetinmek daha güvenlidir.
Çünkü tevhidin ölçüsü şudur:
Allah’ı Allah olarak, Resûlü Resûl olarak bilmek.
Ve belki de en sarsıcı soru şudur:
Nebî’nin kendisi “Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum” derken, biz onu neden vahyin sınırlarının dışına çıkarıyoruz?

Yorumlar
Yorum Gönder