HADİSLERE "sahih" DAMGASI VURMAK
SAHİH DAMGASI: DİNİN AMBALAJLANMASI VE SORGULAMANIN SUSTURULMASI
Giriş: Bir sözün başına “sahih” yazınca ne değişir?
Bir rivayetin başına “sahih” kelimesi konulduğunda, çoğu insan artık o rivayeti sorgulamayı bırakıyor.
“Hadis-i şerif” denildiğinde söz yüceltiliyor.
“Şerif” denildiğinde eleştiri neredeyse saygısızlık kabul ediliyor.
“Sahih hadis” denildiğinde tartışmanın bittiği zannediliyor.
Peki hiç şu soru soruluyor mu?
Bir rivayete “sahih” damgasını kim vurdu?
Bu damga Allah'ın mührü müdür?
Yoksa insanın insana verdiği bir güven derecesi midir?
İşte meselenin düğüm noktası buradadır.
Çünkü bir sözün üzerine “sahih” yazılması, o sözün Allah tarafından doğrulandığı anlamına gelmez.
Bir insanın bir rivayeti güvenilir bulması ile Allah'ın o rivayeti doğrulaması aynı şey değildir.
Biri insan hükmüdür.
Diğeri ilahî tasdik olurdu.
Bu ikisini birbirine karıştırdığınız anda, insan değerlendirmesi vahyin seviyesine yükseltilmiş olur.
1. “SAHİH” DAMGASINI KİM VURDU?
Hadisleri değerlendiren yöntemler insan eliyle oluşturulmuş tarihsel yöntemlerdir.
Râvilerin güvenilir olup olmadığına karar veren insandır.
Bir râviyi güvenilir gören insandır.
Başka bir râviyi zayıf kabul eden yine insandır.
Birinin hafızasını, karakterini, doğruluğunu, unutkanlığını veya güvenilirliğini değerlendiren yine insandır.
Sonra bu değerlendirmeler bir araya getirilir ve:
“Bu rivayet sahihtir.”
denilir.
Burada çok basit ama son derece önemli bir soru vardır:
İnsanların yanılma ihtimali varsa, insanların verdiği “sahih” hükmü nasıl yanılmaz bir dinî hükme dönüştü?
Üstelik bu değerlendirmeler yalnızca kişisel kanaatlerden oluşmaz.
Tarih vardır.
Siyaset vardır.
Mezhep farklılıkları vardır.
Toplumsal şartlar vardır.
Âlimlerin birbirlerinden etkilenmeleri vardır.
Farklı değerlendirmeler vardır.
Aynı râvi hakkında farklı hükümler vardır.
Dolayısıyla “sahih” damgası gökten inmiş bir mühür değildir.
Tarih içerisinde insanların oluşturduğu bir değerlendirme sonucudur.
İnsanî bir yöntemden çıkan sonuç da insanîdir.
İnsanî olan ise yanılabilir.
Öyleyse:
“Sahih” kelimesini “Allah tarafından kesin olarak doğrulanmıştır” anlamına dönüştürmek, insan hükmünü ilahî hüküm seviyesine yükseltmektir.
2. UYDURAN İLE SINIFLANDIRAN AYNI ZİHİNSEL EKOSİSTEMİN İNSANLARIDIR
Burada çok daha sarsıcı bir soru ortaya çıkmaktadır.
Bir rivayeti ilk ortaya atan kişi insandır.
Onu nakleden kişi insandır.
Onu yazıya geçiren kişi insandır.
Onu değerlendiren kişi insandır.
Onu “sahih” veya “zayıf” diye sınıflandıran kişi de insandır.
Yani bütün süreç insanî bir bilgi zinciri içerisinde gerçekleşmektedir.
Bu şu anlama gelmez:
“Bütün hadisler uydurmadır.”
Hayır.
Aynı şekilde:
“Bütün hadisler doğrudur.”
da denilemez.
Her iki iddianın da delile ihtiyacı vardır.
Asıl mesele şudur:
İnsanların tarih boyunca oluşturduğu bir değerlendirme sisteminin sonucu, nasıl olup da Allah'ın kesin hükmü gibi sunulabilir?
Bir insan bir sözü uydurabilir.
Bir başka insan o sözü doğru zannedebilir.
Bir başkası güvenilir bir râvinin naklettiğine inanabilir.
Başka biri aynı rivayeti zayıf görebilir.
Demek ki insan değerlendirmesi değişebilmektedir.
O halde insan değerlendirmesini mutlaklaştırmak neden gerekmektedir?
3. ZİNCİR SAĞLAMSA SÖZ DE Mİ DOĞRUDUR?
Hadis değerlendirmelerinde büyük önem verilen şeylerden biri rivayetin kimlerden geçtiğidir.
Bu önemlidir.
Fakat tek başına yeterli midir?
Bir sözün kim tarafından nakledildiğini bilmek, o sözün gerçekten doğru olduğunu otomatik olarak kanıtlar mı?
Diyelim ki rivayetin zincirindeki insanlar güvenilir kabul edildi.
Peki sözün kendisi?
Sözün içeriği?
Anlamı?
Kur'an'ın ortaya koyduğu temel ilkeler?
Ahlak?
Adalet?
Allah'ın insanlara verdiği akıl?
Tarihsel gerçeklik?
Bütün bunlar ne olacaktır?
Çünkü güvenilir bir insanın yanlış bilgi aktarması mümkün değil midir?
İyi niyetli bir insan yanılabilir.
Güvenilir bir insan unutabilir.
Bir insan kendisine aktarılan sözü yanlış anlayabilir.
Bir olay farklı biçimde hatırlanabilir.
Bir söz zaman içerisinde değişebilir.
Dolayısıyla yalnızca taşıyıcının güvenilirliğine bakmak, taşınan şeyin doğruluğunu kendiliğinden garanti etmez.
Ambalaj sağlam olabilir; fakat içindeki ürün bozuk olabilir.
4. SADECE ZİNCİRE BAKMAK, İÇERİĞİ UNUTTURABİLİR
Bir rivayetin zincirinin sağlam olduğu kabul edilse bile şu soru hâlâ ortadadır:
Bu söz gerçekten söylenmiş midir?
Daha da önemlisi:
Bu söz Allah'ın dini adına bağlayıcı bir hüküm müdür?
Bu iki soru aynı şey değildir.
Bir sözün tarihsel olarak bir kişiye ait olma ihtimali ile o sözün Allah tarafından din olarak belirlenmiş olması arasında büyük bir fark vardır.
İşte bu ayrım kaybolduğunda insanlar şu mantığa sürüklenebilir:
“Zinciri sağlamdır.”
O halde:
“Kesin doğrudur.”
Ardından:
“Dinî hükümdür.”
Sonunda:
“Bunu sorgulamak imana zarar verir.”
Böylece birkaç aşamada insan değerlendirmesi dinî zorunluluğa dönüştürülmüş olur.
5. “ŞERİF” KELİMESİYLE SORGULAMA NASIL SUSTURULUR?
Bir sözün önüne “şerif” kelimesini koyduğunuzda, daha içeriğini incelemeden ona bir yücelik kazandırırsınız.
Artık soru:
“Bu söz doğru mu?”
olmaktan çıkar.
Şuna dönüşür:
“Sen nasıl olur da hadis-i şerifi sorgularsın?”
İşte burada kelime, bilginin önüne geçmiştir.
Söz artık incelenmemektedir.
Sözün etrafına oluşturulan saygı duvarı korunmaktadır.
Oysa hakikat, kendisini sıfatlarla korumaya ihtiyaç duymaz.
Hakikat için:
“Şerif.”
demeye gerek yoktur.
“Büyük.”
demeye gerek yoktur.
“Mübarek.”
demeye gerek yoktur.
Hakikat delille ayakta durur.
6. SAKAL-I ŞERİF: MESAJDAN NESNEYE KAÇIŞ
Bu kutsallaştırmanın en çarpıcı örneklerinden biri “sakalı şerif” anlayışıdır.
Bir insanın bedeninden ayrıldığı söylenen bir nesne, zaman içerisinde özel bir saygının ve kutsallığın nesnesi haline getirilmektedir.
Burada artık bir sözün doğruluğundan değil, bir nesnenin yüceltilmesinden bahsediyoruz.
Fakat çok daha önemli bir soru vardır:
Kur'an insanı Allah'ın mesajına mı yönlendiriyor, yoksa peygambere ait olduğu söylenen nesneleri kutsallaştırmaya mı?
Peygamberi sevmek başka şeydir.
Peygamberin bedenine ait olduğu söylenen bir parçayı kutsallaştırmak başka şeydir.
Peygambere saygı göstermek başka şeydir.
Onun adına kutsallık üretmek başka şeydir.
İnsan, mesajla yüzleşmek yerine nesneye sığındığında çok daha kolay bir din ortaya çıkar.
Çünkü nesneye saygı göstermek kolaydır.
Ama adaletli olmak zordur.
Emanete sahip çıkmak zordur.
Haksızlıktan vazgeçmek zordur.
Yetimin hakkını korumak zordur.
Ölçüde ve tartıda dürüst olmak zordur.
Kibirden vazgeçmek zordur.
Allah'ın kitabının ahlaki yükünü taşımak zordur.
Sakala hürmet etmek kolaydır; Kur'an'ın istediği insan olmak zordur.
7. KUTSALLAŞTIRMANIN PSİKOLOJİK KONFORU
İnsan bazen soyut ilkelerden kaçar ve somut nesnelere sığınır.
Çünkü nesne insanı değiştirmeye zorlamaz.
Bir sakalı ziyaret edebilirsiniz.
Bir hırkayı kutsal görebilirsiniz.
Bir nesneyi öpebilirsiniz.
Bir rivayeti tekrar edebilirsiniz.
Ama bunların hiçbiri sizi otomatik olarak adaletli bir insan yapmaz.
Kur'an'ın istediği dönüşüm ise çok daha ağırdır.
İnsan kendisini sorgulayacaktır.
Davranışlarını değiştirecektir.
Haksızlıktan vazgeçecektir.
Kibirden kurtulacaktır.
Emanete ihanet etmeyecektir.
Yetimin hakkını yemeyecektir.
Ölçüyü bozmayacaktır.
Zulme ortak olmayacaktır.
İşte bu nedenle bazen mesajı yaşamak yerine mesajın ambalajını kutsamak daha kolaydır.
Çünkü ambalaj insanı rahatsız etmez.
Mesaj eder.
8. DİNDE RUHBANLAŞMA: METİN İLE İNSANIN ARASINA DUVAR ÖRMEK
Bir başka tehlike de burada ortaya çıkar.
“Bunu sadece âlimler bilir.”
“Sen anlayamazsın.”
“Bu rivayetin sıhhatini sorgulamak senin işin değil.”
“Büyükler karar vermiştir.”
“Sen sadece uy.”
Bu anlayış yaygınlaştığında, insan ile dinî metin arasına bir bilgi sınıfı yerleşir.
Bu sınıf zamanla yorumlayan, karar veren ve son sözü söyleyen bir otoriteye dönüşür.
Böylece sıradan insan:
“Bu söz gerçekten doğru mu?”
diye sormaktan çekinir.
Çünkü karşısına hemen şu duvar çıkar:
“Sen kim oluyorsun da sorguluyorsun?”
İşte bu, düşüncenin ölmesidir.
Dinin anlaşılması için bilgi gerekir.
Fakat bilgi sahibi olmak başka şeydir; bilgiyi tekel haline getirmek başka şeydir.
Hiçbir insan, kendi değerlendirmesini Allah'ın hükmü haline getiremez.
9. KUR'AN İNSANI SORGULAMAYA ÇAĞIRIYOR
Kur'an'ın dikkat çekici özelliklerinden biri, insanı edilgen bir varlık haline getirmemesidir.
İnsana düşünmeyi öğretir.
Akletmeyi ister.
Delil üzerinde durmayı ister.
Bilginin peşinden gitmeyi ister.
Körü körüne ataları takip etmeyi eleştirir.
Duyduğu her şeyi doğru kabul eden bir insan modeli oluşturmaz.
Öyleyse şu çelişkiyi görmek zorundayız:
Vahyin kendisi insanı düşünmeye çağırırken, insan ürünü rivayetleri sorgulamanın yasaklanması nasıl açıklanacaktır?
Kur'an'ın ayetleri üzerinde düşünmek teşvik edilirken, insanların oluşturduğu rivayet külliyatı neden sorgulanamaz hale getirilmektedir?
Allah'ın kitabı üzerinde düşünmek serbest;
ama bir insanın bir başka insandan aktardığı söz hakkında soru sormak saygısızlık mı?
Bu durumda ortaya çok ciddi bir terslik çıkmaktadır:
İnsan, Allah'ın sözünü düşünmekten değil; insanların sözünü sorgulamaktan korkar hale gelmektedir.
10. “SORGULAMA”YI DÜŞMAN İLAN ETMEK
Bir sistem kendisinden emin olduğunda sorudan korkmaz.
Soru, hakikatin düşmanı değildir.
Soru, hakikatin sınanmasıdır.
Eğer bir rivayet doğruysa neden sorgulanmasından korkulsun?
Eğer bir söz gerçekten peygambere aitse neden araştırılmasın?
Eğer bir hüküm gerçekten Allah'ın diniyse neden delili ortaya konulmasın?
Neden:
“Sakın sorgulama.”
denilsin?
Çünkü sorgulama başladığında ambalaj açılır.
“Şerif” sıfatı bir kenara bırakılır.
“Sahih” damgası bir kenara bırakılır.
Râviler, zincirler, kitaplar ve tarih yeniden incelenir.
Sonra geriye yalnızca şu soru kalır:
Gerçekten ne biliyoruz?
11. İNSANIN YAPTIĞI DEĞERLENDİRMEYİ ALLAH'IN HÜKMÜNE DÖNÜŞTÜRMEK
Buradaki temel problem aslında tek bir kelimede özetlenebilir:
Yetki.
Bir insan:
“Ben bu rivayeti güvenilir buluyorum.”
diyebilir.
Bu onun değerlendirmesidir.
Fakat:
“Bu rivayet kesinlikle Allah'ın dinidir.”
dediği anda mesele değişir.
Çünkü artık yalnızca tarihsel bir değerlendirme yapmamakta, din adına hüküm vermektedir.
İşte burada şu soru sorulmalıdır:
Allah'ın dinine bir şey ekleme yetkisini kim verdi?
Bir insanın güvenilir kabul ettiği bir rivayeti Allah'ın kitabına denk bir dinî otoriteye yükseltme yetkisi nereden geliyor?
Bu soru sorulmadan “sahih” kelimesi üzerinde yapılan bütün tartışmalar eksik kalacaktır.
12. ASIL MESELE “BÜTÜN HADİSLER UYDURMADIR” DEMEK DEĞİLDİR
Burada adil olmak gerekir.
Mesele:
“Bütün rivayetler uydurmadır.”
demek değildir.
Çünkü bunu söylemek de insanın kendi hükmünü mutlaklaştırması olur.
Mesele:
“Bütün rivayetler kesindir.”
demek de değildir.
Çünkü bunu söylemek de insan değerlendirmesini ilahî doğrulamaya dönüştürür.
Asıl mesele şudur:
Bir rivayetin tarihsel değerini kabul etmek ile onu Allah'ın dini adına bağlayıcı hale getirmek birbirinden ayrılmalıdır.
Bu ayrım yapılmadığında tarih ile vahiy birbirine karışır.
İnsan sözü ile Allah sözü birbirine karışır.
Rivayet ile hüküm birbirine karışır.
Sonunda insanın oluşturduğu dinî kültür, Allah'ın indirdiği dinin önüne geçer.
13. AMBALAJI SÖKMEDEN İÇİNİ GÖREMEZSİNİZ
Belki de bugün yapılması gereken en önemli şey budur:
Ambalajı sökmek.
“Sahih.”
“Şerif.”
“Mübarek.”
“Büyük âlim söyledi.”
“Yüzyıllardır uygulanıyor.”
“Ecdadımız böyle yaptı.”
Bunların hiçbiri tek başına hakikat delili değildir.
Bir sözün doğru olup olmadığı, üzerine konulan sıfatla belirlenmez.
Bir nesnenin kutsallığı, insanların ona yüklediği değerle oluşmaz.
Bir rivayetin peygambere ait olduğu, yalnızca ona “sahih” denilmesiyle kesinleşmez.
Bir uygulamanın Allah'ın dini olduğu, yüzyıllardır yapılmasıyla kanıtlanmaz.
Hakikat ambalaj istemez.
14. EN BÜYÜK TEHLİKE: SORGULAMAYAN DİNDARLIK
Asıl mesele yalnızca hadis değildir.
Asıl mesele sorgulamayan insan üretmektir.
Çünkü sorgulamayan insan kolayca yönlendirilir.
Ona ne verilirse onu kabul eder.
Hangi söz kutsallaştırılırsa onu kutsal görür.
Hangi nesne yüceltilirse ona hürmet eder.
Hangi rivayetin başına “sahih” yazılırsa onu tartışılmaz kabul eder.
Oysa Kur'an'ın oluşturduğu insan tipi böyle değildir.
Kur'an insanı düşünmeye çağırır.
Akletmeye çağırır.
Delile çağırır.
Hakikati araştırmaya çağırır.
Dolayısıyla Kur'an merkezli düşüncenin sorusu şudur:
Bu söz kimin sözü?
Sonra:
Bu sözün Allah'ın dini olduğunu gösteren delil nedir?
Sonra:
Bu iddia Kur'an'ın bütünüyle uyumlu mudur?
Ve en sonunda:
Biz Allah'ın indirdiğine mi uyuyoruz, yoksa insanların ürettiği kutsallıkları mı taşıyoruz?
SONUÇ: KUTSAL OLANI KORUMAK İÇİN KUTSALLIK ÜRETMEYİN
Belki de en büyük paradoks budur:
Peygamberi korumak adına onun adına sayısız söz aktarılmış olabilir.
Peygamberi yüceltmek adına ona ait olduğu söylenen nesneler yüceltilmiş olabilir.
Dini korumak adına insan yorumları dokunulmazlaştırılmış olabilir.
Fakat bütün bunlar gerçekten dini koruyor mu?
Yoksa dinin etrafında giderek büyüyen bir insan yapımı kutsallık duvarı mı oluşturuyor?
“Sahih” Allah'ın vahiy metnine yazılmış bir mühür değildir.
“Şerif” Allah'ın bir rivayete verdiği ilahî sıfat değildir.
“Sakal-ı şerif” diye sunulan bir nesnenin kutsallığı kendiliğinden oluşmaz.
Bir rivayetin peygambere ait olduğunu söylemek, onu otomatik olarak Allah'ın dini haline getirmez.
Çünkü Allah'ın dini insan etiketleriyle kurulmaz.
İnsanlar bir söze “sahih” diyebilir.
Bir başkası “zayıf” diyebilir.
Biri “şerif” diyebilir.
Bir diğeri reddedebilir.
Ama bütün bu tartışmaların üzerinde duran soru değişmez:
ALLAH NE İNDİRDİ?
İşte bütün ambalajlar burada açılmalıdır.
Unvanlar düşmelidir.
Korkular düşmelidir.
Kutsallaştırmalar düşmelidir.
İnsanların birbirlerine verdiği otorite sorgulanmalıdır.
Geriye insan ile vahiy arasındaki çıplak soru kalmalıdır:
Din adına konuşma yetkisi kime aittir?
Eğer cevap gerçekten Allah ise, insanın görevi rivayetleri kutsallaştırmak değil;
hakikati aramak, delili sorgulamak ve Allah'ın indirdiğine sarılmaktır.
Çünkü bazen hakikatin önündeki en büyük engel doğrudan yalan değildir.
Yalanın üzerine geçirilmiş “SAHİH” damgasıdır.
Ve bazen insanı Allah'tan uzaklaştıran şey açık bir put değildir.
Putlaştırılmış bir sıfattır.
“Şerif.”
“Sahih.”
“Mübarek.”
“Dokunma.”
“Sorgulama.”
İşte insanın düşünmesini durduran duvar bazen böyle örülür.
Önce söz kutsallaştırılır.
Sonra nesne kutsallaştırılır.
Sonra otorite kutsallaştırılır.
En sonunda sorgulama günah ilan edilir.
Ve insan, Allah'ın kitabına bakarken özgür; insanların oluşturduğu kutsallıklara bakarken korkak hale gelir.
İşte asıl kırılması gereken zincir budur:
Sözün üzerindeki “sahih” etiketini değil, zihnin üzerindeki “sorgulama” yasağını kaldırmak.
Çünkü hakikatin sorgudan korkusu yoktur.
Korkması gereken, sorgulandığında ayakta kalamayacak olan şeydir.

Yorumlar
Yorum Gönder