CEHENNEM İÇİN Mİ YARATILDIK?
CEHENNEM İÇİN Mİ YARATILDIK?
“Zera’nâ”, “Li-Cehennem” ve İnsan İradesi
Kur’an’da bazı ayetler vardır ki, tek bir kelimenin alışılmış biçimde çevrilmesi, ayetin bütün anlamını zihnimizde değiştirebilir.
A‘râf Suresi 179. ayet de bunlardan biridir.
Ayetin ilk cümlesi son derece çarpıcıdır:
“Andolsun, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için var ettik/yeryüzüne yaydık.”
İlk bakışta bu ifade, insanın daha yaratılmadan önce kaderinin belirlendiği ve bazı insanların doğrudan cehenneme gönderilmek üzere yaratıldığı düşüncesini doğurabilir.
Fakat ayetin Arapça kelime yapısına, cümle kuruluşuna ve özellikle A‘râf 168–179 arasındaki bağlama dikkat edildiğinde çok daha farklı ve derin bir tablo ortaya çıkar.
Burada üç ifade özellikle önemlidir:
ذَرَأْنَا — zera’nâ
لِجَهَنَّمَ — li-cehennem
الْغَافِلُونَ — el-gâfilûn
Bu üç kavram birlikte okunduğunda A‘râf 179, insanın önceden mahkûm edildiği bir kader ayetinden çok, kendisine verilen idrak imkânlarını kullanmayan insanın kendi akıbetiyle yüzleşmesini anlatan son derece güçlü bir uyarıya dönüşür.
1. “ZERA’N” NEDEN “HALEQN” DEĞİL?
A‘râf 179'da kullanılan fiil:
ذَرَأْنَا — zera’nâ
dır.
Kur’an'da yaratma konusunda çok yaygın biçimde kullanılan kök ise:
خَلَقَ — haleqa
köküdür.
Örneğin Mülk 67:2'de:
“O, ölümü ve hayatı yarattı ki hanginizin amelinin daha güzel olduğunu sınasın.”
denilir.
Burada kullanılan fiil **“haleqa”**dır.
A‘râf 179'da ise farklı bir kelime seçilmiştir:
ذَرَأْنَا
Bu farklılık göz ardı edilmemelidir.
Zara’a kökü yalnızca “yaratmak” şeklinde daraltılabilecek bir kelime değildir. Kelimenin anlam alanında meydana getirme, var etme, çoğaltma ve yeryüzüne yayma gibi anlam boyutları bulunmaktadır.
Dolayısıyla:
“Zara’a kesinlikle yaratmak anlamına gelmez.”
demek de doğru değildir.
Ancak:
“Zara’a ile haleqa arasında hiçbir fark yoktur.”
demek de Kur’an'ın kelime seçiminin semantik zenginliğini görmezden gelmek olur.
Daha dikkatli bir ifade şudur:
Zera’a, meydana getirme ve var etmenin yanında çoğalma ve yayılma anlam boyutlarını da taşıyan bir fiildir.
Bu nedenle A‘râf 179'u yalnızca:
“Allah bazı insanları cehennemlik olarak yarattı.”
şeklinde okumak, kelimenin ve bağlamın sunduğu imkânı daraltmaktadır.
2. “CEHENNEM İÇİN” Mİ, YOKSA “AKIBETİ CEHENNEM OLAN” MI?
Ayetin ikinci kritik noktası:
لِجَهَنَّمَ — li-cehennem
ifadesidir.
Buradaki “lâm” harf-i ceri önemlidir.
Arapçada lâm her zaman yalnızca “... için, ... amacıyla” anlamında kullanılmaz. Bağlama göre akıbet, sonuç ve varış anlamı da taşıyabilir.
Bu kullanım klasik dilbilgisi içerisinde lâm-ı akıbet veya lâm-ı sayrûret olarak ifade edilir.
Bunun dikkat çekici bir Kur’an örneği Kasas 28:8'dir.
Firavun ailesi Musa'yı bulur ve onu alır. Ayet şöyle der:
“Sonunda Firavun ailesi onu kendileri için bir düşman ve üzüntü olsun diye aldı.”
Burada Firavun ailesinin Musa'yı alırken bilinçli hedefi:
“Bu çocuk bize düşman olsun.”
değildi.
Fakat olayın sonucu buna dönüştü.
Yani amaç ile sonuç birbirinden ayrılabilir.
Bu dilsel imkân A‘râf 179 açısından son derece önemlidir.
Buna göre:
لِجَهَنَّمَ
ifadesini mutlaka:
“Cehenneme girsinler diye”
şeklinde amaç bildiren bir ifade olarak anlamak zorunda değiliz.
Bağlam dikkate alındığında:
“Akıbetleri cehenneme varacak olan”
veya:
“Sonuçta cehennemle karşılaşacak olan”
anlamı da gündeme gelir.
Bu okuma, ayetin devamındaki ifadelerle çok daha güçlü biçimde örtüşür.
Çünkü Allah hemen ardından onların neden bu akıbete sürüklendiklerini açıklamaktadır.
3. AYETİN MERKEZİ: KALP, GÖZ VE KULAK
Ayet şöyle devam eder:
“Onların kalpleri vardır; onlarla anlamazlar. Gözleri vardır; onlarla görmezler. Kulakları vardır; onlarla işitmezler.”
Burada olağanüstü bir yapı vardır.
İnsanlarda:
kalp vardır,
göz vardır,
kulak vardır.
Yani insan hakikati kavrayabilecek donanıma sahiptir.
Fakat sorun donanımın yokluğu değildir.
Sorun, donanımın hakikate yöneltilmemesidir.
Ayet:
Kalp → kavrayış
Göz → görme
Kulak → işitme
şeklinde üç temel idrak alanını arka arkaya sıralamaktadır.
Bu nedenle A‘râf 179'un asıl sorusu belki de:
“Nasıl yaratıldınız?”
değil,
“Size verilen idrak imkânlarını ne yaptınız?”
sorusudur.
4. “YAFQAHÛN” SADECE BİLMEK DEĞİLDİR
Ayet:
لَا يَفْقَهُونَ بِهَا
der.
Buradaki yafqahûn, yalnızca herhangi bir bilgiye sahip olmamayı ifade eden sıradan bir “bilmemek” değildir.
Fiilin anlam alanında:
kavramak,
anlamak,
idrak etmek,
bir şeyin özüne nüfuz etmek
boyutları bulunmaktadır.
Dolayısıyla ayetin problemi:
“Kalpleri yok.”
değildir.
Tam tersine:
“Kalpleri var ama onunla kavramıyorlar.”
denmektedir.
Bu ayrım çok önemlidir.
İnsan hakikati kavrama kapasitesine sahiptir.
Fakat bu kapasite kullanılmadığında insan, sahip olduğu imkânın gereğini yerine getirmemiş olur.
5. GÖZ VAR, FAKAT GÖRME YOK
Ardından:
وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا
denilir.
“Gözleri vardır, onlarla görmezler.”
Buradaki mesele fiziksel görme yeteneğinin bulunmaması değildir.
Çünkü göz zaten vardır.
Kur'an'ın vurgusu, görmenin kendisi ile hakikati görmek arasındaki farkı ortaya koymaktadır.
Bir insan dünyayı görebilir fakat gördüklerinden hakikate ulaşamayabilir.
Bir insan olayları izleyebilir fakat olayların arkasındaki ilahî düzeni fark etmeyebilir.
Dolayısıyla Kur'an açısından gerçek görme, yalnızca gözün biyolojik işlevi değildir.
Görmek, hakikati fark etmektir.
6. KULAK VAR, FAKAT İŞİTME YOK
Aynı yapı kulak için de kullanılır:
وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا
“Kulakları vardır, onlarla işitmezler.”
Burada da fiziksel işitme problemi anlatılmıyor.
İnsan sesleri duyabilir fakat hakikatin çağrısını işitmeyebilir.
Bu nedenle Kur'an'da işitmek, çoğu zaman yalnızca ses dalgalarının kulağa ulaşması değildir.
İşitmek, mesajı kabul edecek bir bilinçle dinlemektir.
Böylece A‘râf 179 üç katmanlı bir insan tasviri ortaya koyar:
Kalp var → fakat kavrayış yok.
Göz var → fakat hakikati görme yok.
Kulak var → fakat hakikati işitme yok.
Bu üçlü yapı, ayetin merkezinin biyolojik yaratılış değil, ahlakî ve idrakî tutum olduğunu göstermektedir.
7. A‘RÂF 168: İNSAN ZATEN İMTİHAN EDİLİYOR
A‘râf 179'u tek başına okumak yerine birkaç ayet geriye gitmek gerekir.
A‘râf 168'de şöyle denilir:
“Onları yeryüzünde topluluklara ayırdık. İçlerinde salih olanlar da vardı, olmayanlar da. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle sınadık; belki dönerler.”
Buradaki iki ifade özellikle önemlidir:
وَبَلَوْنَاهُمْ — onları sınadık
ve
لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ — belki dönerler
Burada insanın önüne açık bir dönüş ihtimali konulmaktadır.
İnsan sınanmaktadır.
Karşısına iyilikler ve kötülükler çıkmaktadır.
Ve:
“Belki dönerler.”
denilmektedir.
Bu ifade, insanın davranışının ve yönelişinin önemini açıkça ortaya koyar.
Eğer insan daha başlangıçta hiçbir seçeneği olmayan, sonucu kesin olarak belirlenmiş bir varlık olsaydı, “belki dönerler” ifadesinin anlam alanı ciddi biçimde daralırdı.
A‘râf 168–179 arasındaki bütünlük ise insanı imtihan edilen, yönelen, sapabilen ve dönebilen bir varlık olarak sunmaktadır.
8. MÜLK 2: HAYATIN KENDİSİ BİR İMTİHANDIR
Bu anlayış Mülk 67:2 ile de örtüşür:
“O, ölümü ve hayatı yarattı ki hanginizin amelinin daha güzel olduğunu sınasın.”
Burada hayatın amacı doğrudan:
İmtihan
olarak ortaya konulmaktadır.
İnsan:
görür,
işitir,
kavrar,
seçer,
amel eder.
Bütün bunların ardından sonuç ortaya çıkar.
Bu nedenle A‘râf 179'u:
“Bazı insanlar daha yaratılmadan cehennem için seçildi.”
şeklinde okumak yerine:
“İnsanların bir kısmı, kendilerine verilen idrak imkânlarını kullanmayarak sonuçta cehenneme varan bir akıbete yönelmiştir.”
şeklinde okumak, ayetin hemen devamındaki ifadelerle daha güçlü bir bütünlük oluşturur.
9. ALLAH'IN BİLMESİ, İNSANI ZORLAMASI ANLAMINA GELİR Mİ?
Burada teolojik açıdan önemli bir ayrım ortaya çıkar.
Allah'ın bir insanın ne yapacağını bilmesi ile insanı o davranışa zorlaması aynı şey değildir.
Sonsuz ilim açısından Allah'ın bilgisi, zaman bakımından insan bilgisinden farklıdır.
Ancak:
Bilmek başka, zorlamak başkadır.
Bir insanın sonucunun Allah tarafından bilinmesi, o insanın seçiminin sebebinin Allah'ın zorlaması olduğu anlamına gelmez.
A‘râf 179'un devamında insanın:
anlamadığı,
görmediği,
işitmediği
söylenmesi de sorumluluğun insanın tutumuyla bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla sebep-sonuç ilişkisini tersine çevirmemek gerekir.
Yaratılış, insanın sorumluluğunun sebebi değildir.
İnsana verilen imkânları nasıl kullandığı, sorumluluğunun merkezindedir.
Bu açıdan ayetteki cehennem vurgusu, yaratılışın keyfî bir cezalandırma mekanizması olduğu şeklinde değil, insanın tercihleriyle ortaya çıkan akıbet şeklinde okunabilir.
10. “GAFLİLLER” NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
Ayetin sonunda çok güçlü bir tanımlama yapılır:
أُولَٰئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
“İşte onlar gafillerdir.”
Burada kullanılan kavram:
Gaflet
tir.
Gaflet, yalnızca bilgi sahibi olmamak anlamına indirgenemez.
Çünkü ayetin başında bu insanların:
kalpleri,
gözleri,
kulakları
olduğu özellikle belirtilmiştir.
Yani imkânları vardır.
Sorun imkânsızlık değil, kullanılmayan imkândır.
Bu nedenle gaflet:
Hakikate ulaşabilecek imkânlara sahip olduğu hâlde onlardan yüz çevirmek
şeklinde anlaşılabilir.
Bu, cehaletten daha derin bir durumdur.
Cahil kişi bilmiyor olabilir.
Gafil ise önündeki hakikate karşı dikkatini kapatabilir.
11. “HAYVANLAR GİBİ, HATTA DAHA SAPKIN”
Ayet insanı oldukça sert bir ifadeyle tanımlar:
“Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar.”
Neden?
Çünkü hayvan, kendisine verilen doğal kapasitenin sınırları içinde hareket eder.
İnsan ise kendisine:
kavrama,
görme,
işitme
imkânı verilmiş bir varlıktır.
Dolayısıyla insanın sorumluluğu da buna göre artmaktadır.
Buradaki eleştiri insanın biyolojik yaratılışına yönelik değildir.
Eleştiri:
İnsanın kendisine verilen idrak kapasitesini kullanmamasınadır.
Bu nedenle ayet, insanı yalnızca biyolojik bir canlı olarak değil:
Sorumlu bir idrak varlığı
olarak konumlandırır.
12. “CEHENNEM İÇİN YARATILDIK” MI?
Şimdi başlangıçtaki soruya geri dönelim:
Cehennem için mi yaratıldık?
A‘râf 179'un bütünlüğü dikkate alındığında, bu ayeti:
“Allah bazı insanları hiçbir tercih hakkı vermeden, sırf cehenneme atmak amacıyla yaratmıştır.”
şeklinde anlamak zorunlu değildir.
Hatta ayetin hemen devamındaki:
kalp,
göz,
kulak,
anlama,
görme,
işitme
ve nihayet:
gaflet
kavramları böyle mekanik bir kader anlayışını sorgulamayı gerektirir.
Burada çok önemli bir ayrım vardır:
Yaratılış ≠ Akıbet
Bir insanın yaratılmış olması başka şeydir.
O insanın hangi akıbete ulaşacağı başka şeydir.
A‘râf 179, akıbeti anlatırken insanın kendi idrak imkânlarını nasıl kullandığına dikkat çekmektedir.
Bu nedenle “li-cehennem” ifadesi, bağlam içinde sonuç ve akıbet perspektifiyle değerlendirilebilir.
13. ZERA’A'NIN ANLAMI BU TABLOYU NASIL DESTEKLİYOR?
Ayetin başındaki:
ذَرَأْنَا — zera’nâ
ifadesi de bu okumayı destekleyen önemli bir semantik ayrıntıdır.
Kelimeyi yalnızca:
“yarattık”
şeklinde tek bir Türkçe karşılığa sıkıştırmak yerine, onun:
var etme,
meydana getirme,
çoğaltma,
yeryüzüne yayma
anlam alanını dikkate almak mümkündür.
Bu durumda ayetin başlangıcı:
“Andolsun, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehenneme giden bir akıbet içinde yeryüzüne yaydık/var ettik...”
şeklinde daha geniş bir anlam çerçevesinde değerlendirilebilir.
Buradaki amaç, “zera’a” kelimesinin “yaratmak” anlamını tamamen reddetmek değildir.
Tam tersine:
Kelimenin bütün anlam alanını korumaktır.
14. KUR’AN'IN MANTIKSAL AKIŞI
A‘râf 168–179 birlikte düşünüldüğünde dikkat çekici bir zincir ortaya çıkar:
1. İnsanlar yeryüzüne yayılır.
2. İçlerinde salih olanlar da vardır, olmayanlar da.
3. İyiliklerle ve kötülüklerle sınanırlar.
4. “Belki dönerler” denilir.
5. Ardından bazı insanların kalpleri, gözleri ve kulakları olduğu hâlde bunları hakikate yöneltmedikleri açıklanır.
6. Bunlar gafiller olarak tanımlanır.
7. Sonuçta cehennem akıbeti ortaya çıkar.
Bu akışta:
yaratılış → zorunlu cehennem
şeklinde tek yönlü bir mekanizma görmek yerine:
İmkân → imtihan → tutum → tercih → akıbet
şeklinde bir yapı görülmektedir.
Bu, A‘râf 179'un siyak-sibakı açısından çok daha anlamlıdır.
15. AYETİN EN SARSICI MESAJI
A‘râf 179'un en çarpıcı tarafı belki de:
“Cehennem için yaratıldık.”
demesi değildir.
Asıl sarsıcı olan şudur:
İnsana hakikati kavrayacak bir kalp verilmiştir.
Hakikati görecek göz verilmiştir.
Hakikati işitecek kulak verilmiştir.
Fakat insan bunları kullanmayabilir.
Böylece problem:
“Bana neden imkân verilmedi?”
olmaktan çıkar.
Soru şuna dönüşür:
“Bana verilen imkânları ne yaptım?”
İşte ayetin sorumluluk anlayışı tam burada ortaya çıkar.
SONUÇ: CEHENNEMİN KAPISINI YARATILIŞ MI, GAFLET Mİ AÇIYOR?
A‘râf 179, yüzeysel okunduğunda son derece sert bir kader problemi doğurur:
“Allah bazı insanları cehennem için yaratmışsa, onların seçiminin ne anlamı vardır?”
Fakat ayetin kendi kelimeleri ve yakın bağlamı bu soruya farklı bir kapı açmaktadır.
Zera’nâ, yalnızca “yarattık” kelimesine indirgenemeyecek bir anlam alanına sahiptir.
Li-cehennem ifadesindeki lâm, yalnızca amaç bildiren bir lâm olarak değil, bağlamın izin verdiği ölçüde akıbet ve sonuç bildiren bir kullanım olarak da değerlendirilebilir.
Ayetin devamı ise insanın:
kalbiyle kavrayabildiğini,
gözüyle görebildiğini,
kulağıyla işitebildiğini
fakat bunları hakikate yöneltmediğini söyler.
Ve bütün bunların sonunda onları:
“Gafiller”
olarak tanımlar.
Bu nedenle A‘râf 179'u yalnızca:
“Allah bazı insanları cehennem için yarattı.”
şeklinde okumak, ayetin ikinci bölümündeki insan sorumluluğunu geri plana iter.
Kur'an'ın bütünsel mantığı içinde daha dikkatli bir okuma şudur:
İnsan kendisine verilen idrak imkânlarıyla sınanır.
Bu imkânları nasıl kullandığı onun yönelişini belirler.
Yöneliş, davranışa; davranış ise akıbete dönüşür.
Böylece A‘râf 179'un mesajı kaderci bir çaresizlikten ziyade ağır bir sorumluluk çağrısına dönüşür.
Çünkü insanın önünde:
kalp vardır.
göz vardır.
kulak vardır.
akletme ve kavrama imkânı vardır.
Fakat bunların varlığı tek başına yeterli değildir.
Kalbin var; neyi kavrıyorsun?
Gözün var; neyi görüyorsun?
Kulağın var; neyi işitiyorsun?
Ve belki de A‘râf 179'un en sarsıcı cümlesi tam burada gizlidir:
İnsanın en büyük tehlikesi hakikati hiç görmemesi değil, önünde olduğu hâlde onu görmemesidir.
Çünkü mesele yalnızca:
“Nasıl yaratıldın?”
değildir.
Asıl mesele:
“Sana verilen idrak imkânlarıyla ne yaptın?”
sorusudur.

Yorumlar
Yorum Gönder