ESARETİ TANIMAYAN İNSAN


ESARETİ TANIMAYAN İNSAN

Kur’an’ın çizdiği mümin profili, yalnızca “inanıyorum” diyen bir insan profili değildir. Mümin; iradesini başkalarına teslim etmeyen, Allah’tan başkasına kulluğu reddeden, hakikati ölçü alan ve kendisini kuşatan görünür ya da görünmez zincirleri fark edebilen insandır.

A‘râf Suresi 157. ayet bu açıdan son derece çarpıcıdır. Ayette Nebî’nin insanlara ma‘rûfu emretmesi, münkerden sakındırması, temiz olanları helal, pis olanları haram kılması ve onların üzerindeki “ısr” ile “ağlâl”i kaldırması anlatılır:

“Onlara iyi ve güzel olanı emreder, kötülükten onları sakındırır; temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağır yüklerini ve onları bağlayan zincirleri kaldırır...”
A‘râf 7:157

Buradaki “ağlâl”, insanı bağlayan zincirleri ifade eder. “Isr” ise insanın üzerine bindirilen ağır yükleri anlatır. Bu iki kavram birlikte düşünüldüğünde Kur’an’ın insanı yalnızca fiziksel esaretten değil, düşünsel, ahlaki, psikolojik ve dinî esaretten de kurtaran bir mesaj getirdiği görülür.

Çünkü insanın boynunda demir bir zincir bulunmayabilir; fakat korkuları, tutkuları, alışkanlıkları, otoriteleri ve sorgulanamaz kabulleri olabilir.

ZİNCİR HER ZAMAN DEMİRDEN OLMAZ

İnsanı esir eden zincirlerin en tehlikelileri görünmeyenlerdir.

Çünkü görünmeyen zincirler çoğu zaman zincir olarak algılanmaz.

“Böyle gördük.”

“Böyle öğrendik.”

“Atalarımız böyle yaptı.”

“Çoğunluk böyle söylüyor.”

“Büyüklerimiz böyle dedi.”

“Âlimler böyle açıkladı.”

“Bunu sorgulamak doğru değildir.”

İnsan, kendi düşüncesini terk ederek başkasının düşüncesini mutlaklaştırdığında esaret başlayabilir.

Kur’an ise insanı sürekli düşünmeye, akletmeye, delile bakmaya ve hakikati araştırmaya çağırır. Dolayısıyla Kur’an’ın zincirleri kırma çağrısı, her şeyi reddeden bir başıboşluk çağrısı değildir. Amaç kuralsızlık değil; hakikate ulaşmak, adaleti gerçekleştirmek ve insanın iradesini sahte otoritelerden kurtarmaktır.

Gerçek özgürlük, insanın canının istediği her şeyi yapması değildir.

Gerçek özgürlük, Allah’tan başkasına mutlak kulluğu reddedebilmektir.

MÜMİNİN BOYNU KİME BAĞLIDIR?

Kur’an perspektifinde teslimiyet vardır; fakat bu teslimiyet insanlara değil Allah’adır.

İnsan Allah’a teslim olduğunda insanlara kulluktan özgürleşir.

Artık ölçüsü şahıslar değildir.

Makamlar değildir.

Gelenekler değildir.

Çoğunluk değildir.

Korkular değildir.

Arzular değildir.

Ölçüsü Allah’ın indirdiğidir.

Bu nedenle Kur’an’ın mümini kişilere bağımlı değil, hakikate bağlıdır.

Burada önemli bir ayrım vardır:

Bağlı olmak ile bağımlı olmak aynı şey değildir.

Mümin Allah’a bağlıdır; fakat insanlara bağımlı değildir.

Hakikate bağlıdır; fakat geleneğin esiri değildir.

Vahye bağlıdır; fakat herhangi bir insanın sözünü sorgulanamaz bir hükme dönüştürmez.

GÖRÜNMEYEN ZİNCİRLERİN EN BÜYÜĞÜ: NEFSİN ARZULARI

İnsanın esaretini yalnızca dış otoritelerde aramak eksik olur. Çünkü insan bazen kendisinin efendisi olduğunu zannederken kendi arzularının kölesi hâline gelir.

Kur’an bu durumu son derece çarpıcı biçimde ortaya koyar:

“Arzusunu ilah edineni gördün mü?”
Furkân 25:43

Burada esaretin yönü değişir. Artık insanı bağlayan dışarıdaki bir otorite değil, kendi içindeki arzudur.

Hırs, makam tutkusu, servet tutkusu, üstünlük arzusu, intikam, kıskançlık, haz ve konfor insanın kararlarını yönetmeye başladığında insan özgür olduğunu zannederken aslında kendi arzusuna kulluk ediyor olabilir.

Dolayısıyla zincirlerin tamamı dışarıdan takılmaz.

Bazı zincirleri insan kendi elleriyle üretir.

Bir insan başkasının emrine girmeden de nefsinin emrine girebilir.

Bu nedenle Kur’an’ın özgürleştirdiği insan hem dış otoriteleri hem de kendi içindeki sahte otoriteyi sorgular.

“ISR” VE “AĞLÂL”: DİN ADINA YÜKLENEN AĞIRLIKLAR

A‘râf 157’deki “ısr” ve “ağlâl” kavramları yalnızca bireysel psikoloji açısından değil, dinî ve toplumsal yapı açısından da önemlidir.

Kur’an’ın mesajı insanı ağırlaştırmak yerine üzerindeki yükleri kaldırır.

İnsanların hayatına Allah’ın koymadığı yükümlülükler eklemek, helal olanı haramlaştırmak, din adına gereksiz yasaklar üretmek ve insanları sorgulanamaz kabullere mahkûm etmek, insanın üzerine yeni yükler bindirebilir.

Kur’an’ın eleştirdiği din anlayışlarından biri de budur: Allah’ın vermediği yetkiyi Allah adına kullanmak.

Bu nedenle insan yalnızca dış dünyanın baskılarından değil, din kisvesi altında üretilmiş dogmalardan ve anlamsız tabulardan da özgürleşmelidir.

Bir hükmün Allah’a ait olduğunu söylemek başka, Allah’ın söylemediği bir şeyi Allah’ın hükmü gibi sunmak başkadır.

Kur’an’ın özgürleştirici yönü tam burada belirginleşir: İnsanların sözlerini Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarmamak.

SORGULAMAK BAŞIBOŞLUK DEĞİLDİR

Zincirleri kırmak, bütün sınırları ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Kur’an’ın istediği sorgulama, sorumsuz bir reddediş değil; hakikati arayan bilinçli bir akletmedir.

İnsan düşünür.

Karşılaştırır.

Delile bakar.

Sorgular.

Yanlışını düzeltir.

Hakikati gördüğünde ona teslim olur.

Dolayısıyla Kur’an’ın özgür insanı, “hiçbir kurala uymam” diyen insan değildir. Aksine hangi kurala neden uyduğunu bilen insandır.

Müminin özgürlüğü başıboşluk değil, bilinçli teslimiyettir.

Allah’a teslimiyet ile insanlara kulluk arasındaki fark burada ortaya çıkar.

KORKU: GÖRÜNMEYEN ZİNCİRLERİN EN GÜÇLÜSÜ

İnsanı yöneten en güçlü mekanizmalardan biri korkudur.

Gelecek korkusu.

Rızık korkusu.

Dışlanma korkusu.

Makamını kaybetme korkusu.

İnsanların ne diyeceği korkusu.

Güç sahiplerinin baskısından duyulan korku.

Bütün bunlar insanın iradesini teslim etmesine neden olabilir.

İnsan hakikati gördüğü hâlde konuşamaz.

Yanlışı gördüğü hâlde karşı çıkamaz.

Adaletsizliği gördüğü hâlde sessiz kalabilir.

Çünkü kaybetmekten korkar.

Kur’an’ın Allah’a güven çağrısı bu nedenle yalnızca bir teselli değildir. Aynı zamanda insanı korkunun egemenliğinden kurtaran bir bilinçtir.

Allah’a güvenen insan, insanların elindeki imkânları mutlaklaştırmaz.

Rızkı yalnızca insanların verebileceğini düşünmez.

Geleceğini yalnızca güçlülerin kararlarına bağlamaz.

Böylece korku üzerinden kurulan tahakküm zayıflar.

Müminin içindeki temel güven, insanlara karşı zillet üretmez.

ALLAH’A KULLUK, İNSANA KULLUĞU ORTADAN KALDIRIR

Kur’an açısından Allah’a kulluk insanı küçültmez; insanın insana kulluğunu ortadan kaldırır.

Çünkü yalnızca Allah mutlak otoritedir.

İnsanlar ise insandır.

Hiçbir insanın sözü Allah’ın sözüne dönüştürülemez.

Hiçbir makam sahibine mutlak itaat yetkisi verilemez.

Hiçbir gelenek hakikatin kendisi kabul edilemez.

Hiçbir çoğunluk yanılmaz ölçü değildir.

Bu nedenle mümin, insanlara karşı kibirli değil; fakat insan karşısında zillete düşmeyen insandır.

Adaleti korur.

Hakikati savunur.

Yanlış karşısında susmaz.

Fakat bunu kendi nefsini ilahlaştırarak değil, Allah’ın ölçüsüne bağlı kalarak yapar.

ZİNCİRLERİN KIRILMASI TOPLUMSAL BİR SORUMLULUKTUR

Kur’an’ın özgürleştirdiği insan yalnızca kendi iç dünyasını değiştiren bir birey değildir.

Zincirlerinden kurtulan insan, başkalarının zincirlerini de görmeye başlar.

Çünkü özgürlük yalnızca “ben artık esir değilim” demek değildir.

Adaletin olmadığı yerde özgürlük eksiktir.

Zulüm karşısında susmak, zulmün zincirlerini güçlendirebilir.

Liyakatin yerine ayrıcalığın geçmesi, insanları görünmez vesayet ilişkilerine mahkûm eder.

Güç sahibinin karşısında hakikatin susturulması, toplumun tamamını esaret altına alır.

Bu nedenle Kur’an’ın mümini toplum içinde adaletin şahidi olmak zorundadır.

Zincirlerinden kurtulmuş insan; zulme, sömürüye, haksızlığa ve insanın insan üzerindeki tahakkümüne karşı durabilen insandır.

MÜMİN PROFİLİ: ZİNCİRLERİ KIRAN AMA ÖLÇÜSÜNÜ KAYBETMEYEN İNSAN

Burada mümin profilinin temel dengesi ortaya çıkar.

Mümin ne başkalarının düşüncesinin kölesidir ne de kendi nefsinin.

Ne geleneğin esiridir ne çoğunluğun.

Ne makamların karşısında küçülür ne de kendi makamını ilahlaştırır.

Ne korkularının yönettiği bir insandır ne de arzularının.

Onun özgürlüğünün ölçüsü Allah’tır.

Bu nedenle mümin:

  • Allah’tan başkasına mutlak otorite vermez.

  • İnsanların sözlerini Allah’ın sözü seviyesine çıkarmaz.

  • Geleneği hakikatin yerine koymaz.

  • Çoğunluğu mutlak ölçü kabul etmez.

  • Kendi arzularını ilahlaştırmaz.

  • Korkularının esiri olmaz.

  • Delili ve hakikati araştırır.

  • Yanlış gördüğünü sorgular.

  • Adaletten ayrılmaz.

  • Özgürlüğünü başıboşlukta değil Allah’a teslimiyette bulur.

SONUÇ: ÖNCE ZİNCİRİ GÖRMEK GEREKİR

Belki de insanın en büyük esareti, esir olduğunu fark etmemesidir.

Çünkü insan boynundaki demir zinciri görebilir; fakat düşüncesine yerleşmiş zinciri göremeyebilir.

Kendisini bağlayan şeyin gelenek olduğunu fark etmeyebilir.

Korkusunu “tedbir” zannedebilir.

Arzusunu “özgür irade” sanabilir.

Çoğunluğa uymasını “doğru” kabul edebilir.

Bir insanın sözünü Allah’ın hükmü gibi görebilir.

İşte Kur’an burada insanı sarsar ve sorular sordurur:

Kime bağlısın?

Kimin sözünü ölçü kabul ediyorsun?

Kimin karşısında düşünmekten vazgeçiyorsun?

Hangi kabulleri sorgulanamaz görüyorsun?

Nefsin seni nereye sürüklüyor?

Korkuların kararlarını mı veriyor?

Boynundaki zincirlerin gerçekten zincir olduğunu biliyor musun?

A‘râf 157’nin mesajı bu açıdan yalnızca geçmiş toplumlara yönelik bir anlatım değildir. İnsanlığın her döneminde yeniden okunması gereken bir özgürleşme çağrısıdır.

Allah’ın mesajı insanı ağırlaştırmak için değil, üzerindeki yükleri kaldırmak için gelir.

İnsanı yeni kulluklar üretmek için değil, kulluğun yalnızca Allah’a yönelmesini sağlamak için özgürleştirir.

Mümin, esareti normalleştiren insan değildir.

Mümin; zinciri fark eden, zincirin kaynağını sorgulayan, nefsinin ve korkularının esiri olmaktan kaçınan, insanlara mutlak otorite vermeyen ve sonunda özgürlüğünü Allah’a teslimiyet içinde bulan insandır.

Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, her şeyin önünde eğilmekten vazgeçip yalnızca Allah’a yöneldiği yerde başlar.

Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣