EHL-İ KİTAP ZİHNİYETİ
EHL-İ KİTAP ZİHNİYETİ
Kimlikten Hakikate, Ayrıcalıktan Adalete ve Metinden Ahlaka
Giriş: Kur'an'ın Ehl-i Kitap Meselesine Getirdiği Asıl Soru
Kur'an'da "Ehl-i Kitap" ifadesi yalnızca tarihsel bir topluluğun adı değildir. Kur'an bu kavram üzerinden çok daha geniş bir zihinsel ve ahlaki problemi tartışır:
Bir insan kendisini hakikate mi bağlar, yoksa hakikatin sahibi olduğunu iddia eden bir kimliğe mi?
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü Kur'an, Ehl-i Kitap'tan söz ederken onları tek bir karaktere indirgemez. Aynı topluluk içinde dürüst olanı da gösterir, emanete ihanet edeni de; Allah'ın ayetlerine boyun eğeni de gösterir, kitabı kendi çıkarına göre eğip bükeni de.
Dolayısıyla Kur'an'ın Ehl-i Kitap eleştirisi, "şu topluluk kötüdür" şeklinde etnik veya dinsel bir genelleme değildir.
Asıl eleştirilen şey bir zihniyettir.
Bu zihniyet şu özelliklerde ortaya çıkar:
Kendini hakikatin doğal sahibi görmek,
Allah ile kendi topluluğu arasında ayrıcalıklı bir ilişki bulunduğunu düşünmek,
Kimliği ahlakın önüne geçirmek,
Kendi grubuna başka, dışarıdakilere başka ölçü uygulamak,
Metni anlamak yerine metin üzerinde otorite kurmak,
Allah'ın kitabını kişisel veya toplumsal çıkarların aracı haline getirmek,
Eleştiriye kapalı hale gelmek,
Hakikati temsil etmekle hakikatin kendisine sahip olduğunu zannetmek.
İşte bu nedenle Ehl-i Kitap konusu yalnızca geçmişte yaşamış toplulukları ilgilendiren bir konu değildir.
Tam tersine, Kur'an'ın yöntemi bizi bugün yaşayan bütün dinî topluluklara, hatta doğrudan kendi Müslümanlığımıza bakmaya zorlar.
Çünkü Kur'an'ın sorduğu soru şudur:
Kitaba sahip olmakla kitabın ilkelerine sahip çıkmak aynı şey midir?
1. EHL-İ KİTAP TEK TİP BİR TOPLULUK DEĞİLDİR
Kur'an'ın Ehl-i Kitap konusundaki en önemli metodolojik ilkelerinden biri, onları toptancı biçimde değerlendirmemesidir.
Âl-i İmrân 113'te çok açık bir ilke ortaya konur:
"Hepsi bir değildir."
Bu cümle, Ehl-i Kitap hakkındaki bütün değerlendirmelerin başlangıç noktasıdır.
Kur'an hemen ardından onların içinde Allah'ın ayetlerini gece saatlerinde okuyan, secde eden, Allah'a ve ahiret gününe inanan, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran insanların bulunduğunu belirtir.
Âl-i İmrân 199'da da kitap ehlinden Allah'a, kendilerine indirilene ve daha önce indirilene iman eden; Allah'ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satmayan kimselerden söz edilir.
Buradaki temel ilke şudur:
Kimlik değil davranış belirleyicidir.
Kur'an'ın yöntemi şudur:
Bir topluluğun adını değil, o topluluğun içindeki tutumları incele.
Bu nedenle "Ehl-i Kitap şöyle olur" şeklindeki genellemeler Kur'an'ın kendi yöntemine aykırıdır.
Aynı durum Müslümanlar için de geçerlidir.
"Ben Müslümanım" demek, Kur'an açısından otomatik olarak ahlaki üstünlük belgesi değildir.
Nasıl Ehl-i Kitap içinde farklı insanlar varsa Müslüman topluluklar içinde de farklı insanlar vardır.
Dolayısıyla Kur'an'ın Ehl-i Kitap eleştirisini Müslüman olmayanlara yöneltilmiş tarihsel bir saldırı olarak okumak, Kur'an'ın metodolojisini eksik anlamaktır.
Kur'an bize önce bir ayna verir.
O aynada başkasını değil, kendimizi de görmemiz gerekir.
2. KİTABA SAHİP OLMAK, KİTABIN SAHİBİ OLMAK DEĞİLDİR
Ehl-i Kitap kavramındaki en dikkat çekici meselelerden biri "kitap" ile kurulan ilişkidir.
Bir topluluk kitabın taşıyıcısı olabilir.
Fakat bu, o topluluğun kitabın bütün ahlaki ilkelerini yaşadığı anlamına gelmez.
Kur'an'ın eleştirisi tam da burada yoğunlaşır.
Âl-i İmrân 78'de kitabı okurken dillerini eğip bükenlerden söz edilir. Böylece kendi söylediklerinin kitaptan olduğu izlenimini oluştururlar.
Burada yalnızca basit bir yanlış okuma yoktur.
Daha derin bir problem vardır:
İnsan kitabın anlamına teslim olmak yerine kitabı kendi anlamına teslim etmektedir.
Bu çok önemli bir zihinsel dönüşümdür.
Başlangıçta:
İnsan → Kitaba tabi olur.
Fakat zihniyet bozulduğunda:
Kitap → İnsanın yorumuna tabi olur.
Bundan sonra kişi artık "Allah ne söylüyor?" diye sormaz.
Şunu sormaya başlar:
"Ben Allah'ın kitabından kendi düşüncemi nasıl çıkarabilirim?"
İşte tahrifin en tehlikeli biçimi burada başlar.
Çünkü metnin harflerini değiştirmeden de metnin işlevini değiştirmek mümkündür.
Bir ayeti okumak fakat onun adalet ilkesini yaşamamak, kitabı taşımak ama kitabın ölçüsünü terk etmektir.
3. "EMANİYYE": KİMLİĞİN KURTULUŞ GARANTİSİNE DÖNÜŞMESİ
Kur'an'ın Ehl-i Kitap zihniyetine yönelik en güçlü eleştirilerinden biri "emaniyye" olarak ifade edilen kuruntulardır.
Bakara 80'de şu iddia aktarılır:
"Ateş bize sayılı birkaç gün dışında dokunmayacak."
Bakara 111'de ise:
"Cennete Yahudi veya Hristiyan olandan başkası girmeyecek."
Bu iki ifade aslında aynı zihinsel yapının farklı görünümleridir.
Bunların ortak noktası şudur:
Kimlik, ahlaki sorumluluğun yerine geçirilmektedir.
Kişi şöyle düşünmektedir:
"Ben doğru topluluğa aidim. O halde yaptıklarım ikinci derecede önemlidir."
Kur'an bu düşünceyi reddeder.
Nisâ 123'te mesele çok açık biçimde ortaya konur:
Ne Müslümanların ne de Ehl-i Kitap'ın kuruntuları belirleyicidir.
Kim kötülük yaparsa onun karşılığını görür.
Bu ayet son derece sarsıcıdır.
Çünkü kurtuluşu bir topluluk aidiyetinden çıkarıp bireysel sorumluluk alanına taşır.
Böylece Kur'an'ın mantığında:
Soy kurtarmaz.
Etnik kimlik kurtarmaz.
Dinî etiket kurtarmaz.
Aile kurtarmaz.
Topluluk kurtarmaz.
Kurumsal aidiyet kurtarmaz.
İnsanın yaptığı belirleyicidir.
4. EHL-İ KİTAP ZİHNİYETİNİN EN TEHLİKELİ AŞAMASI: "BİZİM İÇİN BAŞKA, BAŞKALARI İÇİN BAŞKA"
Âl-i İmrân 75'te çok önemli bir ahlaki problem açığa çıkarılır.
İçlerinden bazıları, kendilerine büyük miktarda mal emanet edildiğinde onu eksiksiz iade ederken; bazıları bir dinarı bile ancak sürekli takip edilirse geri vermektedir.
Bunun gerekçesi de şudur:
"Ümmilere karşı bizim aleyhimize bir yol yoktur."
Burada mesele yalnızca ekonomik ahlaksızlık değildir.
Asıl mesele bir çifte standart ahlakıdır.
"Bizden olanın hakkı vardır."
"Bizden olmayanın hakkı o kadar önemli değildir."
İşte Kur'an'ın reddettiği zihniyet budur.
Bu zihniyetin temel formülü şöyledir:
Ahlakın sınırlarını grup sınırları belirler.
Oysa Kur'an ahlakı evrenselleştirir.
Bir insana adalet uygulamak için onun sizin dininizden, milletinizden, mezhebinizden veya siyasi grubunuzdan olması gerekmez.
Mâide 8'de adaletin düşmanlık duyulan topluluklara karşı bile terk edilmemesi istenir.
Bu, Kur'an ahlakının çok önemli bir ölçüsüdür:
Adalet, sevdiğin kişiye karşı değil; sevmediğin kişiye karşı da adaletli olabilmektir.
5. GULUV: İNSANI YÜCELTİRKEN ALLAH'IN KONUMUNU DARALTMAK
Kur'an'ın Ehl-i Kitap bağlamında ele aldığı başka bir problem "guluv", yani sınırları aşmadır.
Nisâ 171 ve Mâide 77'de bu tutum açık biçimde eleştirilir.
Burada önemli olan yalnızca belirli tarihsel inançların eleştirilmesi değildir.
Kur'an çok daha genel bir ilke ortaya koyar:
İnsan ile Allah arasındaki sınırların korunması.
İnsanları aşırı yüceltmek, onları ilahi konuma taşımak veya Allah'a ait yetkileri insanlara dağıtmak, tevhid açısından ciddi bir sapmadır.
Bu noktada Ehl-i Kitap eleştirisi, bütün dinî gelenekler için evrensel bir uyarıya dönüşür.
Çünkü insanın dinî tarihinde sürekli aynı tehlike ortaya çıkmıştır:
Önce bir insan öne çıkar.
Sonra o insanın sözü büyütülür.
Sonra o söz kutsallaştırılır.
Sonra yorum dokunulmaz hale gelir.
Sonra yorumun sahibi eleştirilemez olur.
Sonunda Allah'ın kitabının önüne insanların otoritesi geçer.
İşte burada din, Allah'ın kitabından uzaklaşıp insan merkezli bir kutsallık düzenine dönüşebilir.
6. TAHRİF YALNIZCA METNİ DEĞİŞTİRMEK DEĞİLDİR
Kur'an'daki "tahrif" meselesini yalnızca "metnin harflerini değiştirmek" şeklinde anlamak yetersizdir.
Âl-i İmrân 78'deki ifade bize çok daha önemli bir boyut gösterir:
Dili eğip bükmek.
Bu, anlamın yönünü değiştirmeyi de kapsayan bir zihinsel faaliyettir.
Bir metin yerinde durabilir.
Fakat o metnin:
bağlamı koparılabilir,
bazı bölümleri öne çıkarılıp bazıları görmezden gelinebilir,
anlamı daraltılabilir,
başka bir amaç için kullanılabilir,
güç ve iktidarı meşrulaştırmak için araç haline getirilebilir.
Bu durumda kitap fiziksel olarak korunmuş olsa bile onun ahlaki işlevi tahrif edilmiş olabilir.
Bu nedenle Kur'an merkezli bir araştırmada en önemli sorulardan biri şudur:
Biz ayeti mi takip ediyoruz, yoksa ayeti kendi düşüncemizi doğrulamak için mi kullanıyoruz?
Bu soru yalnızca Ehl-i Kitap'a değil, Müslümanlara da yöneltilmelidir.
7. BUGÜN "EHL-İ KİTAP ZİHNİYETİ" NEDEN BİZİ İLGİLENDİRİYOR?
Burada kritik bir noktaya geliyoruz.
Kur'an'daki Ehl-i Kitap eleştirisini yalnızca Yahudiler ve Hristiyanlar hakkında tarihsel bilgi olarak okumak, metnin ahlaki gücünü azaltır.
Çünkü Kur'an'ın eleştirdiği davranışlar belirli bir ırka veya topluluğa ait değildir.
Zihniyetler topluluklar arasında taşınabilir.
Bir insan Müslüman kimliğine sahip olabilir fakat Ehl-i Kitap olarak eleştirilen zihniyetlerden birini taşıyabilir.
Örneğin:
"Biz Müslümanız; dolayısıyla kurtuluş bizim garantimizdir."
Bu, Kur'an'ın reddettiği emaniyye mantığına benzemez mi?
"Bizim grubumuz doğrudur; diğerleri ne yaparsa yapsın yanlıştır."
Bu, grup merkezli ahlaka benzemez mi?
"Bizim liderimizin sözü sorgulanamaz."
Bu, insanı aşırı yüceltme problemine yaklaşmaz mı?
"Kur'an'dan önce bizim mezhebimizin yorumu gelir."
Bu, kitabın önüne insan yorumunu koyma tehlikesini doğurmaz mı?
"Bizden olmayanın hakkı bizim kadar önemli değildir."
Bu, Âl-i İmrân 75'te eleştirilen çifte standarttan farklı mıdır?
İşte burada Kur'an'ın Ehl-i Kitap anlatımı bize çok güçlü bir zihniyet aynası sunar.
8. GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASI: KİMLİK BÜYÜDÜKÇE AHLAK DA BÜYÜYOR MU?
Bugün İslam dünyasına Kur'an'ın bu ölçüleriyle bakıldığında üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir çelişki ortaya çıkar.
İslam dünyasında dinî kimlik son derece güçlüdür.
Fakat Kur'an'ın temel sorusu kimliğin güçlü olup olmadığı değildir.
Kimliğin ürettiği ahlak nedir?
Kur'an'ın ölçüsü burada çok nettir.
Namaz var mı?
Evet.
Oruç var mı?
Evet.
Dinî semboller var mı?
Evet.
Camiler var mı?
Evet.
Dini kurumlar var mı?
Evet.
Peki adalet?
Peki emanet?
Peki ölçü ve tartı?
Peki yoksul?
Peki yetim?
Peki hak?
Peki insanların birbirine karşı güveni?
İşte Kur'an'ın asıl soruları bunlardır.
Mâûn Suresi, ibadet görüntüsü ile ahlaki gerçeklik arasındaki kopuşu özellikle görünür hale getirir.
Dinî görüntü korunabilir.
Fakat yetim itilebilir.
Yoksul gözetilmeyebilir.
Gösteriş yapılabilir.
Yardım engellenebilir.
Bu durumda problem ibadetin kendisi değil, ibadet ile ahlak arasındaki bağın kopmasıdır.
9. DİNÎ KİMLİĞİN AHLAKİ ÜSTÜNLÜK İDDİASINA DÖNÜŞMESİ
Günümüz İslam dünyasının önemli sorunlarından biri de Müslüman kimliğinin zaman zaman bir ahlaki üstünlük belgesi gibi kullanılabilmesidir.
"Biz Müslümanız."
Bu cümle tek başına Kur'an açısından yeterli değildir.
Çünkü Kur'an Müslümanlığı bir etiket olmaktan çıkarıp teslimiyet ve sorumluluk alanına taşır.
Bakara 177'de iyiliğin yalnızca belirli yönlere dönmekten ibaret olmadığı; iman, paylaşma, sözünde durma, sabretme ve ahlaki sorumluluklarla birlikte ele alınması bunun açık örneklerinden biridir.
Dolayısıyla Kur'an'ın din anlayışında:
İnanç → davranış üretmelidir.
Eğer inanç davranış üretmiyorsa, insan kendi dinî kimliğini kendisi için bir güvenlik duvarına dönüştürmüş olabilir.
Bu da Ehl-i Kitap hakkında eleştirilen "emaniyye" mantığının farklı bir biçimde yeniden ortaya çıkmasıdır.
10. MEZHEP, CEMAAT VE GRUPLAR: KİMLİK KİTABA DÖNÜŞEBİLİR
Günümüz Müslüman dünyasında Kur'an'ın Ehl-i Kitap eleştirisi açısından özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka alan grupçuluktur.
Bir insan önce Müslümandır.
Sonra belirli bir mezhebe mensup olur.
Sonra belirli bir cemaate bağlanır.
Sonra belirli bir hocayı veya önderi merkeze alır.
Sonunda hakikat ölçüsü değişir:
"Kur'an ne diyor?"
sorusunun yerini,
"Bizim büyüklerimiz ne diyor?"
sorusu alabilir.
İşte burada kitap ile insan arasındaki hiyerarşi tersine dönmeye başlar.
Kur'an'ın Ehl-i Kitap bağlamında eleştirdiği temel sorunlardan biri de budur:
Allah'ın kitabının yanında veya önünde insan otoritesinin büyütülmesi.
Bu nedenle Kur'an merkezli düşünce, herhangi bir kişiyi veya grubu dokunulmazlaştırmamalıdır.
Kur'an'ın kendisi bile sürekli düşünmeyi, akletmeyi, delile bakmayı ve hakikate teslim olmayı ister.
11. İSLAM DÜNYASINDA "BİZ VE ONLAR" AHLAKI
Bugün Müslüman toplumlarda farklı mezhepler, cemaatler, tarikatlar, siyasi hareketler ve ideolojik gruplar arasında görülebilen "biz ve onlar" dili de Kur'an'ın Ehl-i Kitap eleştirisiyle birlikte düşünülmelidir.
Çünkü Kur'an'ın reddettiği şey yalnızca bir din grubunun başka bir din grubuna karşı ayrımcılığı değildir.
Daha derinde:
"Bizden olan haklıdır; bizden olmayan haksızdır."
mantığı vardır.
Bu mantık farklı biçimlerde ortaya çıkabilir:
Bizim mezhebimiz doğru.
Bizim cemaatimiz kurtulmuş.
Bizim hocamız yanılmaz.
Bizim siyasi hareketimiz İslam'ı temsil ediyor.
Bizim grubumuz Allah'ın gerçek temsilcisidir.
Bizim dışımızdakiler sapmıştır.
Böyle bir yapı oluştuğunda Kur'an'ın ortak hakikat çağrısı zayıflar.
Âl-i İmrân 64'ün çağrısı ise son derece dikkat çekicidir:
"Aramızdaki ortak söze gelin."
Yani tartışmayı kimliklerin savaşına dönüştürmek yerine, ortak hakikati merkeze almak.
12. "KELİMETİN SEVÂ": ORTAK ZEMİNİN AHLAKI
Kur'an'ın Ehl-i Kitap ile iletişim modeli son derece dikkat çekicidir.
Âl-i İmrân 64:
Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim.
Bu çağrı yalnızca teolojik bir ortaklık arayışı değildir.
Aynı zamanda insanın başka insanlara kulluk etmesini de reddeden bir özgürlük çağrısıdır.
İnsan Allah'a kulluk ettiğinde başka insanların mutlak otoritesinden kurtulur.
Bu nedenle tevhid yalnızca "Allah birdir" demek değildir.
Tevhid aynı zamanda:
Mutlak otorite yalnız Allah'ındır.
demektir.
Bu bakımdan Ehl-i Kitap ile ortak zemin aramak, farklılıkları yok saymak değildir.
Tam tersine farklılıkların ötesinde hakikatin ortak ölçüsünü bulmaya çalışmaktır.
Ankebût 46 ise tartışmanın yöntemini belirler:
En güzel olan yöntemle mücadele edin.
Bu ilke günümüz İslam dünyası açısından son derece önemlidir.
Çünkü hakikati savunduğunu düşünen bir insan, hakikati savunma biçimiyle hakikatin kendisini inkâr edebilir.
13. KUR'AN'IN EHL-İ KİTAP ELEŞTİRİSİNDEN MÜSLÜMANLAR İÇİN ÇIKAN ON DERS
Kur'an'ın Ehl-i Kitap hakkındaki ayetleri Müslümanlar açısından şöyle bir öz eleştiri çerçevesine dönüştürülebilir:
1. Kimliğim beni otomatik olarak kurtarır mı?
Hayır.
Nisâ 123 bunun aksini söyler.
2. Benim grubum diğerlerinden ahlaken üstün müdür?
Kur'an böyle bir otomatik üstünlük tanımaz.
3. Kitabı okuyorum; peki kitabın ölçülerini uyguluyor muyum?
Asıl soru budur.
4. Kendi grubuma uyguladığım ahlak ölçüsünü başkasına da uyguluyor muyum?
Âl-i İmrân 75 burada ciddi bir uyarıdır.
5. Bir insanı veya dinî otoriteyi sorgulanamaz hale getiriyor muyum?
Guluv tehlikesi burada başlar.
6. Ayeti anlamak için mi okuyorum, kendimi haklı çıkarmak için mi?
Tahrif tehlikesi burada ortaya çıkar.
7. Bana uymayan ayetleri görmezden geliyor muyum?
Bu da kitabın parçalanmasıdır.
8. Dinî kimliğim ahlakımın önüne mi geçti?
Bu durumda emaniyye zihniyeti oluşabilir.
9. Başkalarının hakkını kendi grubumun hakkından daha değersiz mi görüyorum?
Bu, evrensel adaletle çelişir.
10. Hakikati savunurken güzel yöntemden vazgeçiyor muyum?
Ankebût 46'nın ölçüsü burada devreye girer.
14. ASIL SORUN "EHL-İ KİTAP" DEĞİL, "EHL-İ KİTAP ZİHNİYETİ"DİR
Burada makalenin temel sonucuna ulaşabiliriz.
Kur'an açısından Ehl-i Kitap meselesinin en önemli tarafı, belirli toplulukların tarihini anlatmak değildir.
Kur'an bize bir zihniyet haritası sunmaktadır.
Bu haritada şunlar vardır:
Kitap vardır fakat kitapla çıkar ilişkisi kurulabilir.
İman vardır fakat iman kimlik üstünlüğüne dönüştürülebilir.
Din vardır fakat din grup çıkarlarının aracı haline getirilebilir.
Metin vardır fakat metin eğilip bükülebilir.
Ahlak vardır fakat yalnızca grup içinde uygulanabilir.
İbadet vardır fakat ibadet gösteriye dönüşebilir.
Âlim vardır fakat âlim kutsallaştırılabilir.
Topluluk vardır fakat topluluk hakikatin yerine geçirilebilir.
Bütün bunlar belirli bir topluluğa özgü değildir.
Bunlar insanın din ile kurduğu ilişkinin bozulma biçimleridir.
15. KUR'AN'IN ÖNERDİĞİ ALTERNATİF: "KİMLİK DEĞİL, HAKİKAT"
Kur'an'ın bütün bu sorunlara karşı önerdiği model dört temel sütun üzerinde yükselir:
Tevhid
Mutlak otoriteyi Allah'a ait görmek.
Adalet
Kendimizden olmayana karşı bile hakkaniyeti korumak.
Sorumluluk
Kurtuluşu grup kimliğine değil, kişinin imanına ve yaptığı işe bağlamak.
Ahlak
İnancı somut davranışa dönüştürmek.
Bu dört ilke birlikte düşünüldüğünde Kur'an'ın Ehl-i Kitap meselesindeki yaklaşımı berraklaşır.
Kur'an insanları sadece "hangi topluluktansın?" diye değerlendirmez.
Daha temel bir soru sorar:
Hakikat karşısında nasıl davranıyorsun?
16. GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASI İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKE: KUR'AN'I KONUŞMAK, KUR'AN'LA HESAPLAŞMAMAK
Bugün İslam dünyasının en önemli problemlerinden biri, Kur'an'ın çok konuşulmasına rağmen Kur'an'ın eleştirel ölçülerinin kendi toplumlarımıza yeterince uygulanmamasıdır.
Kur'an sürekli başkalarının hatalarını açıklamak için kullanılabilir.
Fakat Kur'an'ın asıl gücü, insanın kendisini sorgulamasında ortaya çıkar.
Bir toplum Kur'an ayetlerini başka toplumların yanlışlarını göstermek için kullanıyorsa fakat:
adaletsizliğini,
yolsuzluğunu,
emanete ihanetini,
ekonomik sömürüsünü,
kadın ve çocuklara yönelik haksızlıklarını,
yetim ve yoksullar karşısındaki duyarsızlığını,
makam ve servet tutkularını,
grupçuluğunu,
taassubunu
sorgulamıyorsa burada ciddi bir problem vardır.
Çünkü Kur'an'ın amacı insanlara başkalarının günahlarını gösteren bir katalog vermek değil, insanı kendisiyle yüzleştirmektir.
17. EHL-İ KİTAP AYNASINI KENDİMİZE ÇEVİRMEK
Kur'an'ın Ehl-i Kitap hakkında anlattığı ayetleri okurken şu sorular sorulmalıdır:
Biz de emaniyyeye kapılıyor muyuz?
"Nasıl olsa biz Müslümanız."
Biz de çifte standart uyguluyor muyuz?
"Bizim insanımız yaparsa başka, başkası yaparsa başka."
Biz de metni eğip büküyor muyuz?
"Bu ayet aslında bizim düşündüğümüzü söylüyor."
Biz de insanları aşırı yüceltiyor muyuz?
"Hocamız böyle söylediyse mesele kapanmıştır."
Biz de kitabı grup kimliğimizin hizmetine sokuyor muyuz?
"Bizim cemaatimizin görüşü Kur'an'ın görüşüdür."
Biz de hakikati bir topluluğun mülkü haline getiriyor muyuz?
"Gerçek Müslümanlar yalnızca biziz."
İşte Kur'an'ın Ehl-i Kitap meselesi burada canlı hale gelir.
SONUÇ: EHL-İ KİTAP BİR TARİH BAŞLIĞI DEĞİL, BİR ZİHNİYET UYARISIDIR
Kur'an'ın Ehl-i Kitap hakkındaki ayetleri dikkatle okunduğunda karşımıza basit bir "ötekiler" anlatısı çıkmaz.
Tam tersine son derece derin bir insanlık ve din eleştirisi ortaya çıkar.
Kur'an:
Kimliği değil ahlakı,
iddianın değil eylemin,
ayrıcalığın değil sorumluluğun,
taassubun değil hakikatin,
grup çıkarının değil adaletin,
insan otoritesinin değil Allah'ın kitabının,
kuru kuruntunun değil gerçek amelin
merkeze alınmasını ister.
Bu nedenle Ehl-i Kitap meselesini yalnızca Yahudiler veya Hristiyanlar hakkında bir bölüm olarak okumak Kur'an'ın mesajını daraltır.
Kur'an bize daha büyük bir şey söylemektedir:
Bir kitabın mensubu olmak, kitabın ahlakını taşımak anlamına gelmez.
İnsan kitabı elinde taşıyabilir fakat kitabın ölçülerinden uzaklaşabilir.
İnsan Allah'tan söz edebilir fakat insanları Allah'ın önüne koyabilir.
İnsan tevhidi savunabilir fakat kendi grubunu mutlaklaştırabilir.
İnsan adaletten söz edebilir fakat yalnızca kendi tarafına adalet uygulayabilir.
İnsan Kur'an okuyabilir fakat Kur'an'ın kendisini sorgulamasına izin vermeyebilir.
İşte bu noktada Ehl-i Kitap kavramı tarihsel bir isim olmaktan çıkar ve insanın dinle kurduğu ilişkinin aynasına dönüşür.
Bugün İslam dünyasının ihtiyacı da belki her şeyden önce yeni bir kimlik iddiası değildir.
Çünkü kimlik zaten vardır.
İhtiyaç olan şey, kimliğin yeniden ahlaka dönüştürülmesidir.
Kur'an'ın Müslümanlara yönelttiği soru:
"Biz Müslüman mıyız?"
sorusundan daha derindir.
Asıl soru şudur:
Müslümanlığımız bizi adalete, emanete, doğruluğa, merhamete, sorumluluğa ve hakikate taşıyor mu?
Eğer taşıyorsa kitap hayatın içindedir.
Taşımıyorsa kitap elde, fakat hayatın dışında kalmış olabilir.
Ve belki de Ehl-i Kitap kıssalarının günümüz Müslümanlarına bıraktığı en büyük ders budur:
Kur'an'ı başkalarını yargılamak için değil, kendimizi ölçmek için okumadıkça kitabın gerçek muhatabı olamayız.
Çünkü Kur'an'ın istediği şey "kitap sahibi" olmak değil;
kitabın adaletini, tevhit anlayışını ve ahlakını yaşayan insan olmaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder