RASÛLE İTAAT Mİ, DİN ADAMLARINA İTAAT Mİ?
RASÛLE İTAAT Mİ, DİN ADAMLARINA İTAAT Mİ?
Şeytanın Yolun Tam Ortasına Kurduğu En Sinsi Tuzak
Kur’an’a göre din, Allah’ın dinidir. Hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir. O hâlde en kritik sorulardan biri şudur:
“Rasûle itaat edin” emri, gerçekten rasûlün Allah’tan getirdiği vahye itaati mi ifade eder; yoksa yüzyıllar sonra ortaya çıkan din adamlarına, mezhep imamlarına ve onların aktardığı rivayetlere itaati mi?
İşte asıl kırılma noktası buradadır.
Çünkü tarih boyunca insanlara doğrudan, “Allah’ın hükmünü bırakın, bizim hükmümüze uyun” denildiğinde bunun kabul edilmesi kolay değildir. Bunun yerine çok daha tehlikeli bir yöntem geliştirilmiştir:
Önce din adamı, rasûlün temsilcisi ilan edilir. Sonra rasûle itaat, din adamına itaate dönüştürülür.
Böylece Allah’ın kitabına yönelmesi gereken insan, farkına bile varmadan kullara bağlanır.
Kur’an ise bu tehlikeye karşı son derece açık bir ölçü koyar:
“Allah’a itaat edin, Rasûle itaat edin...”
Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: Rasûl, kendisine ait bağımsız bir din üretmez. O, Allah’ın mesajını tebliğ eden elçidir. Dolayısıyla rasûle itaat, Allah’ın gönderdiği mesaja itaattir.
Nitekim Kur’an rasûlün görevini şöyle tanımlar:
“Sana zikri indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın...” (Nahl 16:44)
Rasûlün görevi Allah’ın indirdiğini insanlara ulaştırmaktır. O hâlde rasûlün Allah’a rağmen yeni bir din kaynağı hâline getirilmesi, Kur’an’ın çizdiği rasûl anlayışıyla bağdaşmaz.
ATA DİNİ NASIL KORUNDU?
Kur’an’ın en sert eleştirilerinden biri ataların dinine körü körüne bağlanmaktır.
İnsanlara, “Atalarımızı böyle bulduk” dediklerinde Kur’an şu soruyu sorar:
“Ya ataları bir şey akletmiyor ve doğru yol üzerinde değiller idiyse?” (Bakara 2:170)
İşte mesele tam burada başlar.
Bir toplumun geçmişten devraldığı uygulamalar zamanla “din” olarak kabul edilir. Ardından bu miras kutsallaştırılır. Sonra ona delil aranır. Daha sonra dinî otoriteler ortaya çıkar ve bu mirası koruma görevini üstlenir.
Böylece başlangıçta insan ürünü olan bir gelenek, nesiller geçtikçe “Allah’ın dini” gibi algılanmaya başlar.
Oysa Kur’an’ın dini son derece nettir.
Bunların arasına Allah’ın vermediği bir otorite yerleştirmek, dinin yapısını değiştirmektir.
EN BÜYÜK HİLE: RASÛLÜN ARKASINA SAKLANMAK
Belki de şeytanın en başarılı yöntemlerinden biri budur:
Allah’a itaati tartışmalı hâle getiremeyince, kullara itaati “rasûle itaat” adı altında meşrulaştırmak.
“Rasûle itaat edin” denir.
Sonra:
“Rasûlün sünnetine uyun.”
Ardından:
“Bunu bize hadisler bildiriyor.”
Sonra:
“Hadisleri âlimler açıklar.”
Son aşamada ise:
“Âlimlere uymazsanız dini anlayamazsınız.”
Böylece insan Allah’ın kitabından uzaklaştırılırken kendisine bunun “rasûle itaat” olduğu söylenir.
İşte tehlike budur.
Kur’an ise din adamlarını sorgulanamaz otorite olarak sunmaz. Tam tersine, insanların din adamlarını ve ruhbanlarını Allah’ın yanında rabler edinmelerini eleştirir:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler...” (Tevbe 9:31)
Bu ayet yalnızca geçmiş toplumların tarihini anlatan bir bilgi değildir. Dinde insan otoritesinin nasıl ilahlaştırılabileceğini gösteren evrensel bir uyarıdır.
Bir insanın âlim olması başka şeydir; din adına son hüküm koyan otorite hâline getirilmesi başka şeydir.
DİNİ KİM KOLAYLAŞTIRDI, KİM ZORLAŞTIRDI?
Allah’ın indirdiği dinin üzerine zamanla yorumlar, gelenekler, mezhepler, rivayetler ve insan merkezli hükümler eklendiğinde ortaya giderek büyüyen bir dinî yapı çıkar.
Sonra bu yapı öylesine karmaşıklaşır ki sıradan insan şöyle düşünmeye başlar:
“Ben bunu kendim anlayamam. Mutlaka bir din adamına bağlanmalıyım.”
İşte insanın Allah ile arasına duvar örülmüş olur.
Oysa Kur’an kendisini “açıklanmış”, “öğüt”, “hidayet” ve “apaçık kitap” olarak sunar.
Allah insanlara anlaşılmaz, yalnızca seçkin bir sınıfın çözebileceği bir din gönderdiğini söylemez.
Tam tersine:
“Andolsun, Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” (Kamer 54:17)
Öyleyse Kur’an’ın üzerine sürekli yeni otoriteler bindirerek insanlara:
“Sen anlayamazsın, bize tâbi olmalısın”
demek, Kur’an’ın insanla kurduğu doğrudan ilişkiyi zayıflatmaktır.
ŞEYTAN NEDEN YOLUN TAM ORTASINDA?
Şeytanın yolu her zaman açıkça günah işlemek şeklinde gelmez.
Bazen insanı doğrudan Allah’tan uzaklaştırmak yerine Allah’a götüren yolun içine yerleşir.
En tehlikeli sapma budur.
Çünkü insan artık yanlış yolda olduğunu düşünmez.
“Ben Allah’a uyuyorum” der.
Fakat gerçekte Allah’ın kitabının önüne insanların sözlerini koymuştur.
“Ben rasûle uyuyorum” der.
Fakat rasûlün getirdiği vahyin önüne yüzyıllar sonra oluşmuş yorumları koymuştur.
“Ben dinimi koruyorum” der.
Fakat koruduğu şey Allah’ın indirdiği din değil, atalardan devraldığı dinî kültür olabilir.
İşte bu nedenle şeytanın en tehlikeli konumu yolun dışı değil, yolun ortasıdır.
İnsanları Allah’tan uzaklaştırırken onlara Allah’a yaklaştıklarını düşündürmek.
ÖLÇÜ NEDİR?
Kur’an açısından ölçü nettir:
Bir söz, bir uygulama, bir hüküm veya bir dinî iddia Allah’ın kitabında temellendirilemiyorsa, onu Allah’ın dini adına zorunlu hâle getirmek mümkün değildir.
Rasûle itaat, Allah’ın elçisinin Allah’tan getirdiği mesaja itaattir.
Rasûlün görevi Allah’ın dinini insanlara ulaştırmaktır; kendisinden sonra ortaya çıkacak din adamları sınıfına mutlak otorite bırakmak değildir.
Bu yüzden bugün asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz gerçekten rasûle mi itaat ediyoruz, yoksa rasûlün adına konuştuğunu söyleyenlere mi?
Eğer rasûle itaat adı altında insan sözleri Allah’ın kitabının önüne geçiriliyorsa, burada ciddi bir problem vardır.
Çünkü Allah’ın dinine yapılan en büyük ilaveler, çoğu zaman “dine hizmet” adıyla yapılmıştır.
Ve belki de en sarsıcı gerçek şudur:
Şeytanın insanı Allah’tan uzaklaştırmasının en başarılı yolu, ona Allah’tan uzaklaştığını hissettirmemektir.
İnsanı doğrudan inkâra sürüklemek yerine, Allah ile kul arasına kutsallaştırılmış insanlar koymak.
İşte Kur’an’ın uyardığı tehlikelerden biri budur.
Öyleyse Allah’ın dinine, Allah’ın vermediği otoriteleri eklemeyelim.
Rasûlün arkasına saklanan insan otoritesini değil, rasûlün getirdiği vahyi merkeze alalım.
Çünkü mesele yalnızca “Kime itaat ediyorsun?” değildir.
Asıl mesele:
“Kimin sözünü Allah’ın sözü seviyesine çıkarıyorsun?”
İşte hesap günü insanı bekleyen en ağır sorulardan biri budur.

Yorumlar
Yorum Gönder