İSLAM MUHAMMED’LE Mİ BAŞLADI?




BAKARA 136: NEDEN İBRAHİM’LE BAŞLIYOR?

Kur’an’a Göre İslam Yeni Bir Din mi?

Bakara 136. ayet, ilk bakışta müminin hangi peygamberlere ve hangi vahiylere iman edeceğini bildiren bir iman beyanı gibi görünür. Ancak ayetin özellikle İbrahim’le başlaması, ardından İsmail, İshak, Yakub ve Esbât’ın zikredilmesi, daha sonra Musa, İsa ve diğer nebîlere geçilmesi dikkatle düşünüldüğünde, Kur’an’ın din anlayışı hakkında çok daha temel bir tablo ortaya çıkar.

Ayet şöyle der:

“Deyin ki: Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbât’a indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene ve nebîlere Rableri tarafından verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”
Bakara 2:136

Burada temel soru şudur:

Kur’an neden “Muhammed’e indirilene iman ettik” diyerek başlamıyor da İbrahim’den itibaren genişleyen bir vahiy çizgisi kuruyor?

Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında Allah’a teslimiyet, Muhammed ile başlamış yeni bir din değildir.

Muhammed’e indirilen Kur’an, önceki vahiylerden bağımsız yeni bir din kurmaz. Aksine, insanlık tarihindeki ilahî vahyin devamı, doğrulayıcısı ve ölçüsüdür.

Bu nedenle Bakara 136 yalnızca bir iman listesi değil, aynı zamanda vahyin tarihine ve dinin kökenine ilişkin bir açıklamadır.


1. İbrahim Neden Merkeze Alınıyor?

Bakara 135. ayette Yahudi ve Hristiyan kimlikleri üzerinden bir tartışma yürütülür:

“Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.”

Kur’an’ın cevabı ise şöyledir:

“Hayır! Hanîf olan İbrahim’in milletine...”
Bakara 2:135

Hemen ardından 136. ayette İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Esbât zikredilir.

Bu sıralama önemlidir.

Kur’an, insanları sonradan oluşmuş dinî ve toplumsal kimliklerin içine hapsetmek yerine, onları bu kimliklerden daha geriye götürmektedir.

İbrahim’e.

Çünkü İbrahim, Kur’an açısından Yahudiliğin veya Hristiyanlığın mensubu değildir.

“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan; fakat hanîf bir Müslümandı. O, ortak koşanlardan değildi.”
Âl-i İmrân 3:67

Buradaki “Müslim”, tarih boyunca ortaya çıkmış kurumsal bir kimlikten önce, Allah’a teslim olan insanı ifade eder.

Nitekim İbrahim ve İsmail’in duası da bunu açıkça ortaya koyar:

“Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan kıl...”
Bakara 2:128

Dolayısıyla Kur’an’ın kavramsal dünyasında teslimiyet, sonradan ortaya çıkmış bir topluluk kimliğinin değil, Allah ile insan arasındaki temel ilişkinin adıdır.


2. Din Muhammed ile mi Başladı?

Kur’an bu soruya açık bir cevap verir.

Şûrâ 13. ayette şöyle denir:

“Allah, Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi sizin için din olarak belirledi...”

Burada son derece dikkat çekici bir ifade vardır:

“Din olarak belirledi.”

Ayet, Nuh, Muhammed, İbrahim, Musa ve İsa arasında birbirinden tamamen kopuk dinler bulunduğunu söylemez.

Tam tersine, hepsinin temelinde ortak bir dinî çağrı bulunduğunu bildirir.

Tarihsel şartlar, toplumlar ve bazı hükümler farklılaşabilir. Fakat vahyin temel yönü değişmez:

Allah’a kulluk ve O’na teslimiyet.

Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu perspektifte İslam, Muhammed’in getirdiği sıfırdan başlamış bir din değildir.

Muhammed, kendisinden önceki vahiy çizgisinin dışında değil, içindedir.


3. Peki Neden Şûrâ 13’te Nuh, Bakara 136’da İbrahim?

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Şûrâ 13, vahyin tarihsel ve ilahî kaynağını anlatırken Nuh’u da içine alan daha geniş bir çerçeve kurar.

Bakara 135-136 ise farklı bir bağlamda konuşur.

Medine döneminde Kur’an, Yahudi ve Hristiyan topluluklarla yoğun bir teolojik tartışma yürütmektedir. Tartışmanın merkezinde ise “Hak din kimin tarihsel mirasıdır?” sorusu vardır.

Yahudi ve Hristiyan kimliklerinin kendilerini İbrahim’e bağlamaları karşısında Kur’an, tartışmayı daha geriye götürür:

İbrahim’e.

Fakat bunu yalnızca tarihsel bir ata tartışması olarak yapmaz.

Kur’an, İbrahim’in kimliğini yeniden tanımlar:

“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan...”

Böylece mesaj şudur:

İbrahim’i sahiplenmek, onun adına kurulmuş tarihsel kimliklerden birini sahiplenmek değildir. İbrahim’in yolu Allah’a teslimiyettir.

Bu nedenle Bakara 136’da İbrahim’in öne alınması, vahyin Nuh’tan başlamadığı anlamına gelmez.

Buradaki tercih, ayet bağlamının teolojik tartışmasına ilişkindir.


4. İbrahim, Yahudilik ve Hristiyanlıktan Önceki Ortak Zemindir

Kur’an’ın İbrahim’i merkeze almasının en önemli sonuçlarından biri şudur:

Dinî hakikat, sonradan ortaya çıkan topluluk isimlerinden önce gelir.

Yahudilik ve Hristiyanlık tarihsel süreç içerisinde belirli toplulukların kimliklerini ifade eden isimler haline gelmiştir.

Fakat Kur’an, İbrahim’i bu tarihsel kimliklerden hiçbirine ait olarak göstermez.

İbrahim:

  • Yahudi değildir.

  • Hristiyan değildir.

  • Şirkten uzaktır.

  • Hanîftir.

  • Allah’a teslimdir.

Bu nedenle Kur’an, İbrahim üzerinden bir ortak vahiy zemini kurmaktadır.

Tartışmayı “Sen hangi topluluktansın?” noktasından alıp:

“Sen Allah’a teslim misin?”

noktasına taşımaktadır.

Asıl ölçü budur.


5. Bakara 136’daki Sıralama: İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Esbât

Ayetin devamındaki isimler de dikkat çekicidir.

İbrahim’den sonra:

İsmail → İshak → Yakub → Esbât

zikredilir.

Bu sıralama, vahyin belirli bir kişiden başlayarak sonraki nesillere ulaştığını gösteren tarihsel bir hat da ortaya koyar.

Özellikle Esbât ifadesinin kullanılması önemlidir.

Kur’an, vahyi yalnızca birkaç meşhur isimle sınırlandırmaz. İsrailoğulları içerisindeki vahiy geleneğini de iman alanına dahil eder.

Bu durum, Allah’ın vahyinin yalnızca adı Kur’an’da geçen nebîlerden ibaret olmadığını da hatırlatır.

Kur’an şöyle der:

“Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, sana anlatmadıklarımız da var.”
Mümin 40:78

Dolayısıyla Bakara 136’daki liste, bütün vahiy tarihinin eksiksiz bir isim listesi değildir.

Aksine, vahyin tek bir kaynaktan geldiğini gösteren seçilmiş bir örnekler zinciridir.


6. “Onlardan Hiçbirini Diğerinden Ayırmayız”

Ayetin en güçlü ifadelerinden biri budur:

“Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız.”

Bu ifade, Kur’an’ın vahiy tarihine bakışını ortaya koyar.

Mümin:

“Ben yalnızca bana gönderilene inanırım.”

demez.

İbrahim’i kabul edip Musa’yı reddetmez.

Musa’yı kabul edip İsa’yı reddetmez.

İsa’yı kabul edip Muhammed’i reddetmez.

Çünkü bunların tamamının kaynağı Allah’tır.

Bu nedenle iman, peygamberler arasında tarihsel bir rekabet kurmak değildir.

Birini kabul edip diğerini reddetmek, vahyin bütünlüğünü parçalamaktır.

Kur’an bunu özellikle Ehl-i Kitap tartışmaları bağlamında gündeme getirir.

Allah’ın elçileri arasında ayrım yapmak, aslında Allah’ın gönderdiği vahyin bütünlüğüne karşı çıkmaktır.


7. Ayette Neden “Bize İndirilene” Deniyor?

Bakara 136'nın başlangıcındaki ifade de dikkat çekicidir:

“Allah’a, bize indirilene... iman ettik.”

Burada “bize indirilen”, müminlerin kendi dönemlerinde kendilerine ulaşan vahyi ifade eder.

Fakat ayet bununla yetinmez.

Hemen ardından İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbât’a, Musa’ya ve İsa’ya verilenlerden söz eder.

Böylece iki gerçek aynı anda ortaya konur:

Birincisi: Mümin kendi döneminde kendisine ulaşan vahye iman eder.

İkincisi: Kendi vahyini geçmiş vahiylerden koparmaz.

Bu nedenle Kur’an merkezli iman anlayışı, tarihsel bir kopuş değil, vahyin bütünlüğünü kabul etme anlayışıdır.


8. Musa ve İsa İçin “Verilen” İfade Ediliyor

Ayetin dikkat çeken başka bir yönü de Musa ve İsa için:

“verilene”

ifadesinin kullanılmasıdır.

Bu tercih, dikkati yalnızca kişilere değil, onlara verilen ilahî mesaja yöneltir.

Mesele Musa'nın şahsı değildir.

Mesele Musa'ya Allah tarafından verilendir.

Mesele İsa'nın şahsı değildir.

Mesele İsa'ya Allah tarafından verilendir.

Dolayısıyla iman, kişileri kutsallaştırmak üzerine değil, Allah'tan gelen vahyi kabul etmek üzerine kuruludur.

Bu yaklaşım, Kur’an’ın nebî tasavvurunun da önemli bir özelliğidir:

Nebîler Allah değildir.

Onlar Allah’ın vahyini insanlara ulaştıran elçilerdir.


9. Muhammed’in Getirdiği Yeni Bir Din Değil, Son Vahiydir

Kur’an, Muhammed’e indirilen kitabı geçmiş vahiylerle ilişkilendirir.

Bakara 97’de:

“Sana, kendisinden öncekini doğrulayıcı olarak Kitab’ı hak ile indirdi.”

denir.

Daha açık ifadelerden biri de Mâide 48’dedir.

Kur’an, kendisinden önceki kitapları doğrularken aynı zamanda onların üzerinde müheymin olduğunu bildirir.

Bu kavram, Kur’an’ın önceki vahiylerle ilişkisini yalnızca “onları kabul etmek” düzeyinde bırakmaz.

Kur’an, önceki vahiyler üzerinde şahitlik eden, ölçü koyan ve denetleyen bir konumda sunulur.

Böylece son vahiy, geçmiş vahiylerden kopuk değildir; fakat geçmişte insan eliyle oluşmuş dinî yorumları da sorgusuz biçimde onaylayan bir kitap değildir.

Bu ayrım son derece önemlidir.

Kur’an:

“Geçmişte ne söylendiyse doğrudur.”

demez.

Aynı şekilde:

“Geçmişte hiçbir vahiy yoktu.”

da demez.

Bunun yerine geçmiş vahyin ilahî kaynağını tasdik eder ve kendisini onun üzerinde ölçü koyan bir konuma yerleştirir.


10. İslam Bir Tarihsel Kimlikten Önce Teslimiyettir

Burada Kur’an’ın “İslam” kavramına yaklaşımı belirginleşir.

İbrahim:

Allah’a teslimdir.

İsmail:

Allah’a teslimdir.

İshak:

Allah’a teslimdir.

Yakub:

Allah’a teslimdir.

Musa:

Allah’ın elçisidir.

İsa:

Allah’ın elçisidir.

Muhammed:

Allah’ın son nebîsidir.

Bu isimleri birbirine bağlayan temel unsur, tarihsel bir topluluk adı değildir.

Allah’a teslimiyettir.

Bu yüzden Bakara 136’nın son cümlesi bütün ayeti adeta tek bir kavramda toplar:

“Biz O’na teslim olanlarız.”

Ayet, uzun bir vahiy ve nebîler zincirinden sonra sözü tekrar Allah’a teslimiyete getirir.

Başlangıçta Allah vardır.

Ortada vahiy vardır.

Vahyin taşıyıcıları nebîlerdir.

Sonuçta ise:

Allah’a teslimiyet vardır.


11. Din Değişti mi, Yoksa İnsanların Din Algısı mı Değişti?

Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Kur’an, tarih boyunca bütün toplumlara aynı ayrıntılı hükümlerin verildiğini söylemez.

Mâide 48’de her topluluk için farklı şir'a ve minhâc bulunduğundan söz edilir.

Dolayısıyla toplumsal düzenlemelerde ve bazı uygulamalarda farklılıklar olabilir.

Fakat bu, temel dinî çağrının farklı olduğu anlamına gelmez.

Şûrâ 13’ün ortaya koyduğu ortak zemin burada önem kazanır.

Nuh’a emredilen,

Muhammed’e vahyedilen,

İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emredilen

aynı temel dinî çizgi içinde değerlendirilir.

Öyleyse değişen şey ile değişmeyen şeyi birbirinden ayırmak gerekir.

Değişebilen: Toplumsal hükümler, uygulama biçimleri ve tarihsel şartlara ilişkin düzenlemeler.

Değişmeyen: Allah’ın tek ilah oluşu, O’na kulluk, vahye teslimiyet ve elçilerin getirdiği hakikate iman.

Bu nedenle “İslam yeni bir din olarak Muhammed ile başladı” şeklindeki tarihsel okuma, Kur’an’ın kendi vahiy anlatısıyla tam olarak örtüşmez.


12. Bakara 136’nın Asıl Mesajı: Kimliğini Değil, Kaynağını Sorgula

Bakara 135-136 birlikte okunduğunda çok güçlü bir mesaj ortaya çıkar.

Önce:

“Yahudi veya Hristiyan olun.”

denir.

Ardından Kur’an:

“Hayır! İbrahim’in milletine...”

der.

Sonra İbrahim’den başlayarak geçmiş vahiy sahiplerini sıralar.

Ve sonunda:

“Biz O’na teslim olanlarız.”

der.

Bu yapı, insanı tarihsel kimlik tartışmasından çıkarıp vahyin kaynağına götürür.

Sorulması gereken:

“Ben hangi topluluğa aidim?”

sorusundan önce,

“Ben Allah’ın vahyine teslim miyim?”

sorusudur.

Kur’an’ın ölçüsü budur.


SONUÇ: İSLAM YENİ BİR DİN DEĞİL, VAHYİN ORTAK ÇAĞRISIDIR

Bakara 136’nın İbrahim’le başlaması tesadüfi değildir.

Ancak bu durum, vahyin Nuh’tan önce veya sonra başlamasıyla ilgili değildir. Şûrâ 13 daha geniş bir vahiy tarihini Nuh’tan itibaren ortaya koyar. Bakara 135-136’nın bağlamı ise Medine’deki Yahudi ve Hristiyan kimlik tartışmalarıdır.

Kur’an bu tartışmada İbrahim’i öne çıkararak insanları sonradan oluşmuş dinî kimliklerin öncesine götürür.

Çünkü İbrahim:

Yahudi değildir.

Hristiyan değildir.

Şirk koşan biri değildir.

Hanîftir.

Allah’a teslimdir.

Bu nedenle Bakara 136'nın İbrahim’le başlaması, Kur’an’ın din anlayışının temelini açığa çıkarır:

Din, tarihsel topluluk isimleriyle başlamaz.

Din, bir mezhebin kuruluşuyla başlamaz.

Din, Muhammed’le başlamaz.

Kur’an’ın ortaya koyduğu çizgide Allah’a teslimiyet, Nuh’tan İbrahim’e, Musa’dan İsa’ya ve Muhammed’e uzanan vahiy tarihinin ortak temelidir.

Muhammed’e indirilen Kur’an ise bu vahiy çizgisinin dışında yeni bir din kuran bir kitap olarak değil, önceki vahiyleri doğrulayan ve onların üzerinde ölçü koyan son Kitap olarak konumlandırılır.

Bu yüzden Bakara 136 bize yalnızca:

“Nelere iman edeceğimizi”

söylemez.

Aynı zamanda:

“Dinimizi hangi tarihsel kimlik üzerinden değil, hangi ilahî kaynak üzerinden anlayacağımızı”

da öğretir.

Kur’an’ın çağrısı şudur:

Kimliğini önceleme.

Atalarından devraldığın etiketi ölçü kabul etme.

Nebîleri birbirine karşı konumlandırma.

Vahyin kaynağını Allah olarak gör.

Ve nihayet:

“Biz O’na teslim olanlarız.”

İslam’ın Kur’an’daki en temel anlam katmanı tam da burada görünür:

Allah’a teslimiyet.

Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣