POSTACI OLMAYAN PEYGAMBER
POSTACI OLMAYAN PEYGAMBER
İlahi Kelâmın Sınırları, Nebevî Misyon ve Risalete Salâtın Hakikati
Giriş: Peygamber Kimdir?
İnsan zihni, anlamakta zorlandığı büyük hakikatleri çoğu zaman küçülterek anlaşılır hâle getirmeye çalışır. Tarih boyunca bunun en belirgin örneklerinden biri, peygamberlik kurumuna yönelik yaklaşımlarda görülmüştür. Bir tarafta peygamberi ilahlaştıran anlayışlar, diğer tarafta ise onu sadece vahyi taşıyan pasif bir aracıya indirgeyen yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.
Oysa Kur'an her iki aşırılığı da reddeder.
Son yıllarda sıkça dile getirilen "Peygamber sadece bir postacıdır." söylemi ilk bakışta tevhide hizmet ediyor gibi görünse de, gerçekte Kur'an'ın peygambere yüklediği büyük misyonu küçültmektedir.
Burada önce şu soruyu sormak gerekir:
Postacı olmak kötü bir şey midir?
Elbette değildir. İnsanlar arasında güvenilir bir haber taşıyıcısı olmak değerli bir görevdir. Fakat postacı, taşıdığı mektubun içeriğinden sorumlu değildir. Mektubu yaşamaz. Onu açıklamaz. Onun uğruna mücadele etmez. Onunla toplum inşa etmez.
Peygamber ise bunların tamamını yapmıştır.
Kur'an'ın anlattığı resul, yalnızca mesajı ileten biri değil; vahyin yaşayan şahidi, ahlakı, modeli ve uygulayıcısıdır.
Risalet Sadece Aktarmak Değil, Hakikati Ayağa Kaldırmaktır
Kur'an, vahyin gönderiliş amacını son derece açık biçimde ifade eder:
"De ki: Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür? De ki: Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur'an bana, sizi ve ulaştığı herkesi onunla uyarayım diye vahyedildi..."
(En'âm 19)
Bu ayet üzerinde dikkatle durulduğunda dört önemli gerçek ortaya çıkar.
Birincisi, vahiy belirli bir zamana ait değildir.
İkincisi, ulaştığı herkesi kapsar.
Üçüncüsü, peygamber yalnızca okuyup geçen biri değildir; vahiy ile insanları uyaran kişidir.
Dördüncüsü ise Kur'an'ın ulaştığı herkes artık ilahî hitabın muhatabıdır.
Bu noktadan sonra cehalet mazereti ortadan kalkmaktadır.
Kur'an'ın "ulaştığı herkes" ifadesi, risaletin evrenselliğini ortaya koyduğu kadar, sorumluluğun evrenselliğini de ilan etmektedir.
Nebi, Vahyin Canlı Tefsiridir
Kur'an hiçbir yerde peygamberi yalnızca seslendirme yapan bir görevli olarak tanıtmaz.
O;
vahyi okur,
vahyi öğretir,
insanları arındırır,
hikmeti aktarır,
örnek olur,
şahit olur,
mücadele eder,
sabreder,
toplum inşa eder.
Vahiy önce onun şahsiyetinde ete kemiğe bürünür.
Bu nedenle Kur'an, Nebi için "üsve-i hasene" yani güzel örnek ifadesini kullanır.
Çünkü insanlar yalnızca metinle değil, yaşayan örnekle de eğitilirler.
Peygamber Kur'an'ın yerine geçmez.
Fakat Kur'an'ın hayata nasıl taşınacağını gösteren ilk insandır.
Peygamberin Yetkisinin Sınırlarını da Kur'an Çizer
Peygamberi küçültmek ne kadar yanlışsa, onu Allah'ın vermediği yetkilerle donatmak da aynı derecede yanlıştır.
Kur'an bu konuda olağanüstü bir denge kurar.
O Bir Zorba Değildir
Allah Resulüne şöyle buyurur:
"Sen onların üzerinde zorba değilsin. Sen sadece Kur'an ile öğüt ver."
(Kâf 45)
Başka bir ayette:
"Sen ancak bir hatırlatıcısın. Onların üzerinde baskı kuran değilsin."
(Gâşiye 21-22)
Demek ki iman ettirmek peygamberin görevi değildir.
Kalpleri değiştiren Allah'tır.
Resul yalnızca hakikati ulaştırır.
O Gaybı Kontrol Eden Biri Değildir
Kur'an'da defalarca Nebi'nin gaybı bilmediği belirtilir.
Gayb Allah'a aittir.
Peygamber ancak kendisine bildirilen kadarını bilir.
Bu da onun beşer oluşunun en açık göstergelerindendir.
O Hüküm Uyduran Bir Kanun Koyucu Değildir
Kur'an'ın en sert uyarılarından biri helal ve haram konusunda gelir.
"Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi sebebiyle 'Şu helaldir, şu haramdır.' demeyin."
(Nahl 116)
Başka bir ayette ise:
"Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?"
(Yûnus 59)
Buradan açıkça anlaşılır ki;
helali ve haramı belirleyen yalnız Allah'tır.
Resul ise bunları insanlara ulaştıran kişidir.
A'râf 157'de geçen "onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar" ifadesi de Allah'ın vahyini tebliğ edip uygulaması anlamındadır; Allah'tan bağımsız yeni hükümler üretmesi değildir.
Kur'an kendi içinde çelişmez.
"Peygambere Düşen Ancak Tebliğdir" Ne Demektir?
Kur'an'da sıkça geçen şu ifade çoğu zaman eksik anlaşılır:
"Peygambere düşen ancak apaçık tebliğdir."
(Mâide 99)
Buradaki "ancak" kelimesi, peygamberin görevini küçültmek için değil; onun görev sınırını belirlemek için kullanılmıştır.
Yani;
İnsanları zorlamak onun işi değildir.
Kalpleri çevirmek onun işi değildir.
Hesap görmek onun işi değildir.
Fakat vahyi eksiksiz ulaştırmak, açıklamak, yaşamak ve şahit olmak onun sorumluluğudur.
Bu görev küçümsenecek değil, insanlık tarihinin en ağır emanetidir.
Peygamber Postacı Olsaydı...
Eğer peygamber gerçekten yalnızca bir postacı olsaydı;
vahyin inişi uzun yıllar sürmezdi.
Mekke'de işkence görmezdi.
Boykot edilmezdi.
Hicret etmek zorunda kalmazdı.
Bedir'de, Uhud'da mücadele etmezdi.
Kur'an'ın ilk muhatabı olarak vahyi hayatına işlemezdi.
Çünkü postacı mesajı bırakır ve gider.
Peygamber ise mesaj uğruna ömrünü verir.
İşte risalet ile postacılık arasındaki temel fark budur.
Kur'an Ulaştıysa Sorumluluk Başladı
En'âm 19 yalnızca peygamberi değil, bizi de ilgilendirmektedir.
Kur'an bize ulaştı.
Artık sorumluluk başlamıştır.
Bundan sonra asıl soru şudur:
Biz vahye nasıl karşılık vereceğiz?
Kur'an'ı okuyup rafa kaldıracak mıyız?
Yoksa onun inşa ettiği hayatın parçası mı olacağız?
Risalete Salât Etmek Ne Demektir?
Kur'an'da Allah'ın ve meleklerin Nebi üzerine salât ettiği bildirilir ve müminlere de aynı çağrı yapılır.
Bu çağrı çoğu zaman yalnızca dilde tekrar edilen bir dua olarak anlaşılmıştır.
Oysa Kur'an'da "salât" kavramı çok daha geniş bir anlam alanına sahiptir.
Salât;
destek olmaktır.
Arkasında durmaktır.
Bağ kurmaktır.
Yardım etmektir.
Misyonu sürdürmektir.
Bu açıdan bakıldığında Nebi'ye salât etmek, onun adını yalnızca saygıyla anmak değil; getirdiği vahyin safında yer almaktır.
Risaleti sahiplenmeyen bir dilin salâtı, Kur'an'ın istediği anlamı tam karşılamaz.
Gerçek salât, vahyi hayatın merkezine yerleştirmektir.
Çünkü Nebi'nin bugün bizim desteğimize değil; onun getirdiği hakikatin bizim desteğimize ihtiyacı vardır.
Mesaj Bize Emanettir
Peygamber görevini tamamlamıştır.
Kur'an bize ulaşmıştır.
Artık insanlık adına yeni vahiy beklenmeyecektir.
Bundan sonraki görev, vahyi korumak değil yalnızca; onu anlamak, yaşamak ve insanlara ulaştırmaktır.
Bu yüzden her mümin, kendi imkânı ölçüsünde risalet zincirinin yaşayan bir halkası olmakla sorumludur.
Bu, yeni bir peygamberlik değildir.
Yeni hükümler koymak hiç değildir.
Bu, ulaştırılmış hakikatin şahitliğini sürdürmektir.
Sonuç: Konfor Değil Sorumluluk
Peygamberi yalnızca "postacı" olarak gören anlayış, farkında olmadan risaletin dönüştürücü gücünü etkisiz hâle getirir.
Çünkü postacı yalnızca teslim eder.
Nebi ise inşa eder.
Postacı mesajı taşır.
Nebi mesajın içinde yaşar.
Postacı görevi bitince gider.
Nebi ise arkasında bir ümmet, bir bilinç ve yaşayan bir vahiy medeniyeti bırakır.
Buna karşılık peygamberi Allah'ın vermediği yetkilerle donatmak da Kur'an'ın çizdiği sınırları aşmaktır. O ne ilahlaştırılacak bir varlıktır ne de sıradanlaştırılacak bir habercidir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu denge açıktır: O, Allah'ın seçtiği resul, vahyin güvenilir emanetçisi, yaşayan örneği, şahit, uyarıcı, müjdeleyici ve rahmet olarak gönderilmiş bir kuldur.
Mesaj artık bize ulaşmıştır.
Bahaneler tükenmiştir.
Şimdi yapılması gereken, peygamberi sadece övmek değil; onun getirdiği ilahî kelâmın safında yer almak, risaletin yükünü omuzlamak ve Kur'an'ın şahitliğini hayatın her alanında sürdürmektir.
İşte Nebi'ye gerçek anlamda salât etmek, Kur'an'ın rehberliğinde onun açtığı yolu yürümeye devam etmektir.

Yorumlar
Yorum Gönder