VAHYE VE NEBİLERE YÖNELTİLEN İTİBARSIZLAŞTIRMA ETİKETLERİ


 

KUR’AN’DA VAHYE VE NEBİLERE YÖNELTİLEN İTİBARSIZLAŞTIRMA ETİKETLERİ

Sihir, Şair, Mecnun ve Uydurma İddiası Üzerinden Vahyi Etkisizleştirme Stratejisi

Giriş: Hakikati Çürütemeyince Ona İsim Vermek

Kur’an’ın nebiler ve vahiy etrafında anlattığı mücadelelerin önemli bir boyutu, inkârcıların hakikatin içeriğiyle yüzleşmek yerine ona çeşitli etiketler yapıştırmasıdır.

Vahiy gelir.

Bir nebi ortaya çıkar.

İnsanları düşünmeye, Allah’a yönelmeye, adalete ve sorumluluğa çağırır.

Bu çağrı mevcut düzeni sarsmaya başladığında ise inkârcı zihniyet çoğu zaman mesajın ne söylediğini tartışmaz.

Onun yerine mesajın kaynağını ve mesajı getireni itibarsızlaştırmaya yönelir.

Kur’an bu yöntemi farklı kavramlarla görünür kılar:

“Sihirbaz.”

“Mecnun.”

“Şair.”

“Başkasından öğrenmiş.”

“Uydurmuş.”

“Eskilerin masalları.”

Bu suçlamaların dikkat çekici tarafı, çoğu zaman birbirleriyle çelişmeleridir.

Bir yerde nebi şair ilan edilirken başka yerde mecnun denir.

Bir yerde vahiy sihir olarak nitelendirilirken başka yerde başkasından öğrenilmiş sözler olduğu ileri sürülür.

Bir yandan mesajın insanları etkileyen güçlü bir söz olduğu kabul edilirken diğer yandan onun değersiz ve anlamsız olduğu söylenir.

Bu çelişki aslında bir şeyi gösterir:

Amaç gerçeği araştırmak değil, gerçeğin insanlar üzerindeki etkisini kırmaktır.

Kur’an’da “sihir” suçlaması bu genel itibarsızlaştırma stratejisinin en belirgin örneklerinden biridir.


1. KUR’AN’DA İNKÂRCI SÖYLEMİN ORTAK YÖNTEMİ

Kur’an’ın anlattığı mücadelelerde inkârcıların temel problemi çoğu zaman peygamberlerin getirdiği mesajın ne olduğu değildir.

Çünkü mesaj son derece açıktır:

Allah’a kulluk edin.

Şirki terk edin.

Adaleti ayakta tutun.

Ölüm ve hesap gerçeğini unutmayın.

İnsanları sömürmeyin.

Haksızlık etmeyin.

Allah’ın ayetlerini düşünün.

Dolayısıyla mesele yalnızca entelektüel bir anlaşmazlık değildir.

Vahyin kabul edilmesi, mevcut toplumsal ve siyasal düzenin sorgulanmasını da beraberinde getirir.

Böyle bir durumda mesajı tartışmak yerine onu itibarsızlaştırmak daha kolaydır.

İşte etiketleme burada devreye girer.

“Bu vahiy değil, sihir.”

“Bu peygamber değil, şair.”

“Bu insan normal değil, mecnun.”

“Bu Allah’tan gelmedi, başkasından öğrendi.”

“Bu yeni bir mesaj değil, eskilerin masalları.”

Böylece insanlardan mesajın kendisini incelemeleri istenmez.

Onlara hazır bir kanaat verilir.


2. “ESKİLERİN MASALLARI”: VAHYİ TARİH DIŞI BIRAKMA STRATEJİSİ

İnkârcıların kullandığı önemli etiketlerden biri “esâtîru’l-evvelîn”, yani “eskilerin masalları” ifadesidir.

Kur’an bunu En‘âm 25'te açıkça aktarır.

İnkârcılar vahiy karşısında:

“Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”

derler.

Bu suçlamanın temel mantığı açıktır:

“Burada yeni ve ilahî bir hakikat yoktur. Bunlar geçmişten kalmış anlatıların tekrarından ibarettir.”

Böylece vahyin mesajıyla yüzleşmek yerine onun tarihsel değerini düşürmeye çalışırlar.

Fakat burada ilginç bir çelişki ortaya çıkar.

Bir şeyin “eskilerin masalları” olduğunu söylemek için önce onun içeriğini tartışmak gerekir.

Fakat inkârcı söylem bunu yapmaz.

Mesajın ne söylediği yerine:

“Nereden geldiği”

veya

“kimin sözü olduğu”

tartışılır.

Bu nedenle “eskilerin masalları” ifadesi, vahyin içeriğini çürütmekten çok onu değersizleştiren bir etiket işlevi görür.


3. “ŞAİR”: VAHYİ HAYAL ÜRÜNÜNE DÖNÜŞTÜRME

Bir diğer suçlama “şair” etiketidir.

Kur’an bunu Tûr 30'da açıkça aktarır:

“Yoksa onlar: O bir şairdir, onun zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?”

Burada hedef, vahyin ilahî kaynağını reddetmektir.

Şairlik üzerinden kurulmak istenen algı şudur:

“Bu sözler vahiy değil, insanın hayal gücünün ürünüdür.”

Fakat Kur’an bu iddiayı açık biçimde reddeder.

Yâsîn 69:

“Biz ona şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz. O ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.”

Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar:

Şiir başka, vahiy başka.

Kur’an kendisini şiir olarak tanımlamaz.

Dolayısıyla “şair” suçlaması, vahyin mahiyetini değiştirmeye yönelik başka bir etiketleme biçimidir.


4. “MECNUN”: MESAJI GETİREN İNSANI HEDEF ALMAK

Mesajı doğrudan çürütemeyen zihniyetin başka bir yöntemi de mesajı getireni hedef almaktır.

Bu kez:

“Mecnun.”

denir.

Hicr 6'da:

“Ey kendisine zikir indirilen kişi! Sen kesinlikle bir mecnunsun.”

şeklindeki suçlama aktarılır.

Buradaki strateji son derece açıktır:

Mesajı tartışmak yerine mesajı getiren kişinin zihinsel durumunu tartışmak.

Böylece:

“Söylediği doğru mu?”

sorusu,

“Bunu söyleyen normal mi?”

sorusuna dönüştürülür.

Bu, tartışmanın zeminini değiştiren bir yöntemdir.

Kur’an ise Kalem 2'de bu suçlamayı reddeder:

“Rabbinin nimeti sayesinde sen bir mecnun değilsin.”

Dolayısıyla “mecnun” ifadesi Kur’an’ın peygambere verdiği bir tanım değil, inkârcıların yönelttiği bir suçlamadır.


5. “BAŞKASINDAN ÖĞRENMİŞ”: VAHYİN İLAHÎ KAYNAĞINI REDDETME

Bir başka yöntem de vahyin kaynağını insana bağlamaktır.

Furkan 4'te inkârcıların:

“Bu, onun uydurduğu bir yalandır; başka bir topluluk da bu hususta ona yardım etmiştir.”

dedikleri aktarılır.

Duhân 14'te ise:

“Öğretilmiş bir mecnun.”

şeklinde bir suçlama geçer.

Buradaki mantık şudur:

“Bu bilgi Allah'tan gelmiyor. Muhammed bunu başka insanlardan öğrendi.”

Böylece vahyin ilahî kaynağı reddedilir.

Bu suçlama, “sihir” suçlamasından farklı görünse de aslında aynı hedefe yönelir:

Vahyi Allah'tan koparmak.

Birinde:

“Bu sihir.”

denir.

Diğerinde:

“Bu başkasından öğrenilmiş.”

denir.

Sonuç aynıdır:

“Bu Allah'ın sözü değildir.”


6. “İFTİRA VE UYDURMA”: VAHYİ İNSAN ÜRETİMİ GÖSTERMEK

Furkan 4'te kullanılan bir başka ifade de iftira/uydurma suçlamasıdır.

İnkârcılar:

“Bu ancak onun uydurduğu bir yalandır.”

derler.

Bu iddia, vahyin kaynağına doğrudan saldırıdır.

Artık mesele:

“Kur'an ne söylüyor?”

değildir.

Mesele:

“Kur'an'ı kim yazdı?”

haline getirilmiştir.

Bu yaklaşımda vahiy, Allah'tan gelen bir bildirim olmaktan çıkarılıp insan ürünü bir metin haline getirilmeye çalışılır.

Böylece mesajın içeriği tartışılmadan kaynağı reddedilmiş olur.


7. BÜTÜN BU ETİKETLERİN ORTAK NOKTASI

Şimdi bu kavramları yan yana getirelim:

Sihirbaz

Mecnun

Şair

Başkasından öğrenmiş

Uydurmuş

Eskilerin masalları

İlk bakışta bunların birbirinden çok farklı iddialar olduğu görülür.

Hatta birbirleriyle çelişirler.

Bir insan aynı anda hem:

mecnun

hem de:

şair

olabilir mi?

Bir mesaj aynı anda hem:

eskilerin masalı

hem:

başkasından öğrenilmiş

hem de:

ilahî etki oluşturan bir sihir

olabilir mi?

Bu iddiaların kendi aralarında mantıksal bütünlük taşımadığı açıktır.

Ama ortak hedefleri vardır:

Vahyin ilahî kaynaklı olduğu düşüncesini ortadan kaldırmak.

Dolayısıyla burada sistematik bir hakikat araştırmasından çok itibarsızlaştırma dili vardır.


8. “SİHİR” İDDİASI BU HARİTANIN NERESİNDE DURUYOR?

Sihir suçlaması bu haritanın en dikkat çekici parçalarından biridir.

Çünkü “sihir” kelimesi yalnızca peygamberin şahsını değil, onun ortaya koyduğu ayetlerin etkisini de açıklamak için kullanılabilir.

Musa kıssasında bu durum son derece belirgindir.

Musa Allah tarafından gönderilir.

Açık deliller ortaya koyar.

Firavun ise bu ayetlerle yüzleşmek yerine onları:

“sihir”

olarak adlandırır.

Tâhâ 63'te:

“Bu ikisi, yaptıkları sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değildir.”

anlamındaki söz aktarılır.

Burada konuşan Allah değildir.

Firavun ve çevresidir.

Dolayısıyla ayetin önemli bir metodolojik ilkesi vardır:

Kur’an'ın aktardığı bir suçlama ile Kur’an'ın kendi hükmünü birbirine karıştırmamak gerekir.


9. MUSA'NIN GETİRDİĞİ “AYET” İLE SİHİRBAZLARIN YAPTIĞI AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Bu ayrım Musa kıssasının merkezindedir.

Sihirbazların yaptıkları A‘râf 116'da:

“İnsanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular.”

şeklinde anlatılır.

Burada insanın algısına yönelik bir etki vardır.

Fakat Musa'nın ortaya koyduğu ayette durum farklıdır.

A‘râf 117'de Allah Musa'ya asasını atmasını bildirir.

Ardından:

“Onların uydurduklarını yutuverdi.”

anlamındaki ifade gelir.

Şuara 45'te de aynı karşılaşma anlatılır.

Buradaki kritik fark şudur:

Sihirbazlar bir algı oluşturur.

Musa'nın ayeti ise onların oluşturduğu şeyi ortadan kaldırır.

Dolayısıyla:

“Musa daha güçlü bir sihir yaptı.”

demek, Kur'an'ın olay örgüsünü yanlış kategorize etmektir.

Kur'an'ın anlattığı şey:

Sihir ile ayetin karşılaşmasıdır.

Sonuçta ayet, sihirbazların uydurduklarını ortadan kaldırır.


10. SİHİRBAZLARIN İMANI FİRAVUNUN İDDİASINI ÇÖKERTİR

Kıssanın en çarpıcı noktalarından biri budur.

Firavun halka:

“Musa da sihirbazdır.”

mesajını vermektedir.

Fakat sihirbazlar karşılaşmanın ardından iman ederler.

Bu durum Firavun'un propagandasını içeriden çökertir.

Çünkü onlar kendi yaptıkları şeyi biliyorlardı.

Musa'nın ortaya koyduğu şeyin kendi yaptıklarıyla aynı olmadığını gördüler.

Bunun sonucunda:

“Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik.”

derler.

Firavun'un tepkisi ise son derece anlamlıdır.

Şuara 49'da:

“Ben size izin vermeden ona iman ettiniz.”

der.

Bu cümle meselenin yalnızca “sihir” olmadığını ortaya çıkarır.

Asıl mesele:

Kimin otoritesine boyun eğileceğidir.


11. FİRAVUNUN ASIL KORKUSU SİHİR DEĞİL, OTORİTE KAYBIDIR

Firavun'un söylemine dikkat edildiğinde bunu açıkça görmek mümkündür.

Musa:

“Âlemlerin Rabbinden gönderilmiş bir elçiyim.”

der.

Firavun ise insanları kendisine bağımlı tutan bir sistem kurmuştur.

Kasas 4, onun yeryüzünde büyüklendiğini ve halkı sınıflara ayırdığını anlatır.

Nâziât 24'te ise:

“Ben sizin en yüce rabbinizim.”

iddiası aktarılır.

Bu durumda Musa'nın mesajı yalnızca bir dinî düşünce değildir.

Mesaj doğrudan Firavun'un kurduğu otorite sistemini sorgulamaktadır.

Bu yüzden Firavun'un:

“Sihir!”

demesi, hakikati açıklayan bilimsel bir tespit olmaktan çok siyasi ve psikolojik bir savunma haline gelir.


12. “SİHİR” SUÇLAMASI PEYGAMBERLERLE SINIRLI DEĞİLDİR

Kur'an'daki önemli noktalardan biri de şudur:

“Sihir” etiketi yalnızca Musa kıssasında karşımıza çıkmaz.

Zâriyât 52'de Kur'an çok kapsamlı bir tarihsel örüntü ortaya koyar:

“Onlardan öncekilere de ne zaman bir elçi geldiyse mutlaka: ‘Bir sihirbazdır veya bir mecnundur’ dediler.”

Bu ayet son derece önemlidir.

Çünkü burada iki etiket yan yana getirilir:

Sihirbaz.

Mecnun.

Demek ki Kur'an, bunun tek bir topluma özgü tesadüfi bir suçlama olmadığını göstermektedir.

Bir elçi geldiğinde benzer bir reddiye dili tekrar tekrar ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle “sihir” iddiasını bir tarihsel olaydan daha geniş bir inkârcı söylem modeli olarak okumak mümkündür.


13. MUHAMMED'E GELEN VAHİY DE “SİHİR” OLARAK ETİKETLENDİ

Aynı zihinsel mekanizma Kur'an'ın indirilişi sırasında da görülür.

Müddessir 24'te:

“Bu, ancak aktarılıp öğrenilen bir sihirdir.”

anlamındaki suçlama aktarılır.

Burada dikkat çekici olan şey, hedefin yalnızca peygamber olmamasıdır.

Okunan mesajın kendisi de “sihir” diye adlandırılmaktadır.

Kamer 2'de de bir ayet gördüklerinde:

“Süregelen bir sihir.”

dedikleri aktarılır.

Yani ilahî ayet karşısında ortaya çıkan tavır şöyledir:

Ayet → şaşkınlık → reddetme → etiketleme.

Mesajın ilahî kaynağını kabul etmek istemeyen zihin, onun etkisini başka bir kategoriye yerleştirir.


14. VAHİY NEDEN “SİHİR” OLARAK TANIMLANMAK İSTENİYOR?

Çünkü vahiy insanın zihninde ve hayatında gerçek bir dönüşüm meydana getirir.

İnsan:

  • düşüncesini değiştirir,

  • değerlerini değiştirir,

  • kulluk anlayışını değiştirir,

  • zulme karşı tavır alır,

  • servet ve güç anlayışını sorgular,

  • ölüm ve hesap bilincini kazanır,

  • Allah dışındaki otoriteleri sorgular.

Bu dönüşüm, mevcut düzen açısından son derece güçlüdür.

İnkârcı zihniyet bu dönüşümün kaynağını kabul etmek istemediğinde:

“Bu sihirdir.”

diyebilir.

Böylece vahyin etkisini kabul eder gibi görünürken onun ilahî kaynağını reddetmiş olur.


15. SİHİR, ŞİİR, MECNUNLUK VE UYDURMA İDDİASI BİRBİRİNDEN FARKLI AMAÇLARA HİZMET EDER

Bu etiketleri kavramsal olarak ayırabiliriz.

“Sihir”

Mesajın etkisini değersizleştirir.

“İnsanları etkiliyor çünkü sihir yapıyor.”

“Şair”

Mesajın kaynağını hayal gücüne bağlar.

“Bunlar vahiy değil, şiirsel sözler.”

“Mecnun”

Mesajı getireni hedef alır.

“Bu sözleri söyleyen kişi akıl sağlığı açısından güvenilir değildir.”

“Başkasından öğrenmiş”

Vahyin ilahî kaynağını reddeder.

“Bunları başka insanlardan öğrendi.”

“Uydurma/iftira”

Vahyi insan üretimi gösterir.

“Bunları kendisi oluşturdu.”

“Eskilerin masalları”

Vahyi tarihsel olarak değersizleştirir.

“Bunlar geçmişten kalmış anlatılardır.”

Böylece inkârcı zihniyet farklı yönlerden aynı sonuca ulaşmaya çalışır:

“Bu Allah'tan gelen bir vahiy değildir.”


16. BU ETİKETLERİN BİRBİRİYLE ÇELİŞMESİ TESADÜF DEĞİLDİR

Bir kişinin hem:

“şair”

hem:

“mecnun”

olduğu iddia ediliyorsa burada mantıksal bir sorun vardır.

Çünkü şairlik belli bir bilinç ve üretim kabiliyeti gerektirirken “mecnun” suçlaması tam tersine akıl ve bilinç durumunu hedef alır.

Aynı şekilde bir metin:

“eskilerin masalları”

ise neden aynı zamanda:

“yeni uydurulmuş bir yalan”

olarak tanımlanmaktadır?

Bir yandan:

“başkasından öğrenmiş”

denirken diğer yandan:

“kendisinin uydurduğu”

denmektedir.

Bu çelişkiler bize şunu gösterir:

Burada tutarlı bir açıklama arayışı yoktur.

Her durumda vahyin ilahî kaynaklı olmadığı sonucuna ulaşmaya çalışan farklı savunma cümleleri vardır.


17. KUR'AN BU ÇELİŞKİYİ BİZE NEDEN GÖSTERİYOR?

Çünkü Kur'an yalnızca inkârcıların yanlış olduğunu söylemez.

Onların nasıl düşündüğünü de gösterir.

Bu nedenle kıssalarda ve müşriklere yönelik ayetlerde farklı suçlamaları yan yana görürüz.

Okuyucu böylece şunu fark eder:

Hakikati reddetmek isteyen zihin, her zaman tek bir teoriye bağlı kalmaz.

Bugün bir iddia kullanır.

Yarın başka bir iddia.

Birbirleriyle çelişseler bile hepsi aynı sonucu destekliyorsa yeterlidir.

Bu, Kur'an'ın insan psikolojisine ilişkin son derece güçlü gözlemlerinden biridir.


18. HAKİKATİ ÇÜRÜTMEK BAŞKA, HAKİKATİ ETİKETLEMEK BAŞKADIR

Bir iddiayı çürütmek için:

“Bu yanlış.”

demek yetmez.

Neden yanlış olduğunu göstermek gerekir.

Delil sunmak gerekir.

Karşı argüman üretmek gerekir.

Fakat etiketleme başka bir şeydir.

“Sihir.”

“Şiir.”

“Mecnun.”

“Masal.”

“Uydurma.”

Bunlar birer hüküm cümlesi gibi kullanıldığında, karşı tarafın delillerini inceleme ihtiyacını ortadan kaldırır.

İnsanlar:

“Madem sihir, o halde dinlemeye gerek yok.”

noktasına getirilebilir.

İşte itibarsızlaştırmanın gücü buradadır.


19. KUR'AN'IN METODOLOJİSİ: KİM SÖYLÜYOR?

Bu konuyu doğru anlamanın en önemli yöntemi, Kur'an'da aktarılan her sözün sahibini ayırt etmektir.

Örneğin:

“Bu bir sihirbazdır.”

ifadesi geçiyorsa hemen:

“Kur'an sihirbaz olduğunu söylüyor.”

denmemelidir.

Önce sorulmalıdır:

Bunu kim söylüyor?

Firavun mu?

Müşrikler mi?

İnkârcılar mı?

Yoksa Allah mı?

Bu ayrım yapılmadığında Kur'an'ın aktardığı bir inkârcı iddiası, yanlışlıkla Kur'an'ın kendi hükmüne dönüştürülür.

Bu yüzden kıssaları okurken yalnızca ne söylendiğine değil, kimin söylediğine de dikkat etmek gerekir.


20. SİHİRBAZLARIN YENİLGİSİ, SADECE BİR GÖSTERİNİN YENİLGİSİ DEĞİLDİR

Musa ile sihirbazların karşılaşması, yüzeysel biçimde:

“İki taraf gösteri yaptı, Musa kazandı.”

şeklinde okunursa kıssanın asıl anlamı kaybolur.

Çünkü Kur'an'ın anlatımında olayın sonucu yalnızca fiziksel bir üstünlük değildir.

Sihirbazlar iman eder.

Firavun tehdit eder.

Sihirbazlar geri adım atmaz.

Böylece bir hakikat tercihi ortaya çıkar.

Onlar:

“Bizim yaptığımız şey ile Musa'nın getirdiği şey aynı değil.”

sonucuna ulaşırlar.

Ve bunun bedelini ödemeyi göze alırlar.

Dolayısıyla kıssa, sihrin daha güçlü bir sihirle yenilmesi değildir.

İnsan üretimi algı ile ilahî ayetin karşılaşmasıdır.


21. VAHİY İLE SİHİR ARASINDAKİ TEMEL FARK

Kur'an'ın anlattığı çerçevede temel ayrımı şöyle kurabiliriz:

Sihir, insanın algısını yanıltabilir.

Vahiy, insanın algısını düzeltmeye çağırır.

Sihirbazların eylemi A‘râf 116'da insanların gözlerinin etkilenmesiyle ilişkilendirilir.

Musa'nın ayeti ise onların uydurduklarını ortadan kaldırır.

Bu nedenle biri:

algıyı manipüle eden

diğeriyse:

hakikati görünür kılan

bir yapı olarak okunabilir.

Elbette bu ayrım Musa kıssasının kendi anlatımından çıkarılmalıdır; kavramları modern psikolojiye indirgemek doğru olmaz.

Fakat kıssanın açık karşıtlığı şudur:

“Onların uydurdukları”

ile

“Allah'ın ayeti.”


22. ASIL MÜCADELE: KİMİN SÖZÜNE GÜVENİLECEK?

Bütün bu etiketlerin altında daha temel bir soru vardır:

İnsan kimin sözüne güvenecektir?

Firavun:

“Ben sizin en yüce rabbinizim.”

der.

Musa:

“Âlemlerin Rabbinden gönderilmiş bir elçiyim.”

der.

Müşrikler:

“Şair.”

der.

Kur'an:

“Şiir değil; öğüt ve apaçık Kur'an.”

der.

İnkârcılar:

“Mecnun.”

der.

Kur'an:

“Rabbinin nimeti sayesinde sen bir mecnun değilsin.”

der.

İnkârcılar:

“Sihir.”

der.

Kur'an ise Musa'nın getirdiği şeyi ayet ve açık delil bağlamında anlatır.

Böylece bütün tartışma sonunda otorite meselesine dayanır.

Allah'ın sözü mü?

İnsanların etiketi mi?


23. BUGÜN DE AYNI ZİHİNSEL MEKANİZMA ÇALIŞABİLİR

Kur'an kıssalarının güncelliği tam burada ortaya çıkar.

Bugün bir fikirle karşılaştığımızda onu gerçekten araştırmak yerine hemen etiketleyebiliriz.

“Saçma.”

“Marjinal.”

“Tehlikeli.”

“Uydurma.”

“Eski kafalı.”

“Yeni moda.”

Etiketlerin değişmesi yöntemin değiştiği anlamına gelmez.

Eğer bir düşüncenin doğruluğu veya yanlışlığı, içeriği incelenmeden yalnızca ona verilen isim üzerinden belirleniyorsa burada Kur'an'ın teşhir ettiği zihinsel mekanizmanın bir benzeri ortaya çıkar.

Kur'an'ın öğrettiği temel derslerden biri şudur:

Bir şeyin üzerine yapıştırılan isim, onun hakikatini belirlemez.


24. SONUÇ: KUR'AN'IN GÖSTERDİĞİ “İTİBARSIZLAŞTIRMA HARİTASI”

Kur'an'daki bu suçlamaları birlikte okuduğumuzda oldukça belirgin bir harita ortaya çıkar:

Vahiy gelir.

Mevcut düzen sarsılır.

Mesajın içeriğiyle yüzleşmek yerine mesaj etiketlenir.

“Sihir.”

“Şiir.”

“Mecnun.”

“Başkasından öğrenmiş.”

“Uydurmuş.”

“Eskilerin masalları.”

Bu kavramların her biri farklı bir kapıdan saldırır.

Fakat hepsinin yöneldiği merkez aynıdır:

Vahyin Allah'tan geldiği gerçeğini reddetmek.

Bu nedenle Kur'an'da “sihir” suçlamasını yalnızca Musa kıssasındaki bir olay olarak görmek eksik kalır.

Sihir iddiası, nebilerin getirdiği mesajın ve Allah'ın ayetlerinin itibarsızlaştırılması için kullanılan daha geniş bir inkâr söyleminin parçasıdır.


SON SÖZ: FİRAVUNUN DİLİYLE VAHYİ OKUMAMAK

Musa kıssasında en önemli ayrımlardan biri şudur:

Firavun “sihir” dedi.

Ama bu, Musa'nın yaptığı şeyin sihir olduğunu göstermez.

Sihirbazlar kendi yaptıklarıyla Musa'nın getirdiği şey arasındaki farkı gördüler.

Kendi yaptıkları şeyin insanları etkileyen bir yöntem olduğunu biliyorlardı.

Musa'nın ortaya koyduğu ayet karşısında ise iman ettiler.

Aynı şekilde Mekke inkârcıları Kur'an'a:

“sihir”

dediler.

“şair”

dediler.

“mecnun”

dediler.

“eskilerin masalları”

dediler.

“uydurma”

dediler.

Ama bu ifadeler Kur'an'ın hükmü değil, inkârcıların Kur'an ve nebiler karşısındaki söylemleridir.

Bu nedenle Kur'an'ı anlamanın önemli bir ilkesi şudur:

İnkârcının söylediğini, Allah'ın söylediğiyle karıştırmamak gerekir.

Firavun'un “sihir” demesi, Musa'nın sihirbaz olduğunu değil, Firavun'un Musa'nın getirdiği ayeti hangi kelimeyle itibarsızlaştırmaya çalıştığını gösterir.

Ve belki de kıssanın bize bıraktığı en önemli soru budur:

Hakikatle karşılaştığımızda onu gerçekten araştırıyor muyuz, yoksa önce ona bir isim verip sonra o isim üzerinden mi hüküm veriyoruz?

Çünkü bazen insan hakikati çürütemediği için ona karşı delil üretmez.

Sadece bir etiket üretir.

Kur'an ise o etiketleri bize gösterir.

Ve bizi etiketlerin arkasındaki zihniyeti görmeye çağırır.

Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣