İSRÂÎL GERÇEKTEN YA‘KŪB MU❓️
İSRÂÎL GERÇEKTEN YA‘KŪB MU?
Allah’ın Açık Bıraktığı Yeri Doldurmayın: “Benî İsrâîl” Bir Soydan Daha Fazlasını Anlatıyor Olabilir mi?
Kur’an’da “Benî İsrâîl” ifadesi defalarca karşımıza çıkar.
Fakat çok temel bir kabul, çoğu zaman sorgulanmadan Kur’an’ın kendi hükmüymüş gibi aktarılır:
İsrâîl = Ya‘kūb.
Oysa Kur’an’da Ya‘kūb vardır.
Kur’an’da İsrâîl vardır.
Kur’an’da Âl-i Ya‘kūb vardır.
Kur’an’da Benî İsrâîl vardır.
Fakat Kur’an’ın hiçbir yerinde:
“İsrâîl, Ya‘kūb’dur.”
veya:
“Ya‘kūb’un diğer adı İsrâîl’dir.”
şeklinde açık bir tanımlama bulunmaz. Mevcut metnin de temel tespiti budur: Geleneksel özdeşleştirme güçlü olabilir; fakat onu doğrudan Kur’an’ın beyanı olarak sunamayız.
Bu nokta son derece önemlidir.
Çünkü Kur’an merkezli düşünmenin temel ilkelerinden biri şudur:
Allah’ın açıklamadığı bir ayrıntıyı Allah adına açıklamamak.
Kur’an’ın sustuğu yerde kesinlik üretmek, aslında metnin bıraktığı alanı insan bilgisiyle doldurmaktır.
Belki de İsrâîl’in kimliği konusunda yapılması gereken tam olarak budur:
Boşluğu doldurmak değil, boşluğu korumak.
Çünkü belki mesele bir kişinin ikinci adı değildir.
Belki “İsrâîl” bir kişi etrafında oluşmuş bir ekolü, bir inanç çizgisini veya Tevrat öncesindeki belirli bir topluluk anlayışını ifade etmektedir.
Kur’an bu ihtimali açıkça reddetmediği gibi, mevcut anlatım biçimi üzerinde düşünmemize de imkân vermektedir.
1. Kur’an Ya‘kūb’u Açıkça Tanır
Kur’an Ya‘kūb’u açık biçimde tanır.
İbrahim, İshak ve Ya‘kūb arasında kurulan ilişki Kur’an’da nettir.
Hûd 11:71’de İbrahim’e İshak’ın ve onun ardından Ya‘kūb’un müjdelendiği bildirilir.
Yusuf 12:6’da ise:
Âl-i Ya‘kūb
ifadesi kullanılır.
Yani Kur’an, Ya‘kūb’u hem belirli bir şahıs olarak hem de kendisine nispet edilen bir aile bağlamında zikreder.
Yusuf kıssasında Ya‘kūb’un oğulları da açıkça karşımızdadır.
Dolayısıyla Kur’an’ın kendi anlatısında:
Ya‘kūb → oğulları → Âl-i Ya‘kūb
şeklinde bir ilişki vardır.
Fakat İsrailoğulları söz konusu olduğunda Kur’an:
Benî İsrâîl
der.
Burada durmak gerekir.
Çünkü Kur’an bize:
“Benî İsrâîl, Ya‘kūb’un oğullarıdır.”
şeklinde doğrudan bir tanım vermemektedir.
Bu bağlantı geleneksel olarak kurulmuştur.
Kur’an’ın tarihsel anlatısıyla uyumlu bulunabilir.
Fakat:
Uyum başka şeydir, açık beyan başka şey.
Bu ayrımı korumak zorundayız.
2. “Âl-i Ya‘kūb” Var, “Benî Ya‘kūb” Yok
Bu ayrım özellikle dikkat çekicidir.
Kur’an:
Âl-i Ya‘kūb
der.
Fakat:
Benî Ya‘kūb
demez.
İsrailoğulları için ise:
Benî İsrâîl
ifadesini kullanır.
Bu iki kullanımın neden farklı olduğu konusunda Kur’an doğrudan bir açıklama yapmaz.
Dolayısıyla:
“Kur’an kesin olarak bunu şu nedenle yapmıştır.”
demek doğru olmaz.
Ancak metinsel farklılığı da görmezden gelemeyiz.
Kur’an’da:
Âl-i Ya‘kūb
ifadesinin bulunması, Ya‘kūb’a bağlı aile/hanedan nispetini açıkça gösterirken;
Benî İsrâîl
ifadesi doğrudan İsrâîl adına nispet edilmiş bir topluluk kimliği ortaya koyar.
İşte burada çok önemli bir soru doğar:
İsrâîl yalnızca bir kişinin adı mıydı, yoksa o isim etrafında oluşmuş bir topluluk kimliğini de mi ifade ediyordu?
Kur’an bu soruya kesin bir biyografik açıklama getirmez.
O hâlde bizim de getirmememiz gerekir.
3. İsrâîl Bir Şahıs Olmak Zorunda mı?
Geleneksel okumada mesele neredeyse tamamen çözülmüştür:
İsrâîl = Ya‘kūb.
Böylece:
İsrâîl → Ya‘kūb
ve:
Benî İsrâîl → Ya‘kūb’un oğulları ve onların nesli
şeklinde bir soy şeması kurulmuştur.
Bu tarihsel model mümkün olabilir.
Fakat Kur’an’ın açık metni bundan daha ihtiyatlıdır.
Çünkü Kur’an:
“İsrâîl, Ya‘kūb’un diğer adıdır.”
dememektedir.
Dolayısıyla başka bir ihtimali düşünmek zorundayız.
İsrâîl, belirli bir tarihsel şahısla ilişkili olmakla birlikte, aynı zamanda o şahsın veya o dönemin oluşturduğu bir inanç çizgisinin adı hâline gelmiş olabilir mi?
Ya da daha ileri bir ihtimal:
İsrâîl, Tevrat’ın verilmesinden önce mevcut olan belirli bir inanç topluluğunu veya ekolü ifade ediyor olabilir mi?
Burada kesin hüküm vermiyoruz.
Sadece Kur’an’ın kapatmadığı bir ihtimali kapatmıyoruz.
Çünkü:
Kur’an’ın açık bırakmadığı yeri doldurmamak kadar, açık bıraktığı ihtimali de zorla kapatmamak gerekir.
4. Âl-i İmrân 93: Bütün Tartışmanın Anahtarı
Meselenin en çarpıcı noktası Âl-i İmrân 3:93’tür.
Ayette şöyle bir ifade vardır:
“Tevrat indirilmeden önce bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldi; İsrâîl’in kendisine haram kıldığı hariç...”
Burada olağanüstü önemli bir ayrıntı vardır.
Ayet:
“Allah’ın İsrâîl’e haram kıldığı...”
demiyor.
“Vahiy ile İsrâîl’e haram kılınan...”
demiyor.
Tam tersine:
“İsrâîl’in kendisine haram kıldığı...”
diyor.
Ve zaman sınırı da özellikle belirtiliyor:
“Tevrat indirilmeden önce...”
İşte bu ifade, meseleyi yalnızca Ya‘kūb’un biyografisi olmaktan çıkarıyor.
Çünkü burada Tevrat’tan önce var olan bir düzenle karşılaşıyoruz.
Tevrat henüz verilmemiş.
Buna rağmen bir haram alanı var.
Ve bu haram alanı Allah tarafından henüz vahyedilmiş bir Tevrat hükmü olarak sunulmuyor.
Aksine:
İsrâîl’in kendisine haram kıldığı şey
olarak tanımlanıyor.
Bu son derece önemlidir.
5. Tevrat’tan Önceki İnanç Alanı
Burada makalenin asıl sorusu ortaya çıkıyor:
Tevrat verilmeden önce İsrâîl neyi temsil ediyordu?
Eğer İsrâîl’i yalnızca Ya‘kūb’un ikinci adı olarak kabul edersek, bütün mesele bir şahsın kişisel perhizine indirgenebilir.
Fakat Kur’an’ın kullandığı ifade daha geniş bir düşünmeye izin veriyor.
Çünkü aynı ayette:
Benî İsrâîl
bir topluluk olarak anılıyor.
Ardından:
İsrâîl’in kendisine haram kıldığı
ifadesi geliyor.
Ve bütün bunlar:
Tevrat’ın indirilmesinden önce
gerçekleşiyor.
Bu durumda şu ihtimal üzerinde düşünmek gerekir:
İsrâîl, Tevrat öncesinde kendi sınırlarını ve kendi haramlarını belirleyen bir inanç çizgisinin, bir ekolün veya bir topluluk kimliğinin adı olabilir mi?
Belki bu çizgi Ya‘kūb ile başlamıştır.
Belki Ya‘kūb’dan önce başlamıştır.
Belki de Ya‘kūb bu çizginin önemli bir temsilcisidir.
Kur’an bunlardan hangisini kesin olarak söylediğini bildirmemektedir.
O hâlde bizim görevimiz bunlardan birini kesin gerçek hâline getirmek değil, metnin izin verdiği ihtimali korumaktır.
6. “İsrâîl” Bir İnanç Ekolü Olarak Okunabilir mi?
Burada “ekol” kelimesini dikkatli kullanmak gerekir.
Kur’an:
“İsrâîl bir ekoldür.”
demiyor.
Dolayısıyla bunu Kur’an’ın açık hükmü gibi sunamayız.
Fakat kavramsal olarak şu ihtimal araştırılabilir:
İsrâîl, belirli bir tarihsel şahsın ötesinde, onunla özdeşleşmiş veya onun adı altında devam etmiş bir inanç çizgisini ifade ediyor olabilir.
Böyle bir okumada:
İsrâîl
bir kişinin biyografik adı olmaktan çıkarılıp, belirli bir dini pratiğin ve anlayışın taşıyıcısı olarak da düşünülebilir.
Bu durumda:
Benî İsrâîl
yalnızca biyolojik olarak bir kişiden türeyen insanlar değil;
İsrâîl çizgisine mensup olan topluluk
olarak da okunabilecek bir kavramsal alan kazanır.
Bu kesin bir tercüme veya kesin bir tefsir değildir.
Fakat Kur’an’ın açıkça vermediği bir özdeşliği zorunlu hâle getirmeden metni okumaya imkân verir.
7. Tevrat Öncesi Bir Dini Çizgi
Âl-i İmrân 3:93’teki:
“Tevrat indirilmeden önce...”
ifadesi üzerinde yeterince durulmamaktadır.
Oysa bu zaman belirlemesi çok önemlidir.
Çünkü Tevrat’tan önce de bir insan topluluğu vardır.
Tevrat’tan önce de İbrahimî gelenek vardır.
Tevrat’tan önce de Allah’a yöneliş vardır.
Tevrat’tan önce de bazı kişisel ve toplumsal sınırlar vardır.
Fakat Tevrat’ın hükümleri henüz ortada değildir.
Buna rağmen:
“İsrâîl’in kendisine haram kıldığı”
bir şey vardır.
Bu, bize çok önemli bir ayrım gösteriyor:
Vahiyden gelen hüküm
ile
İnsan tarafından kendisine konulan sınır
aynı şey değildir.
İşte Kur’an’ın asıl ilgisi burada olabilir.
8. İnsan Kendisine Haram Koyabilir
Kur’an’ın başka bir ayeti bu ayrımı daha da görünür hâle getirir.
Tahrîm 66:1’de Nebî’ye:
“Allah’ın sana helal kıldığı şeyi neden kendine haram ediyorsun?”
denilir.
Burada iki ayrı alan vardır:
Allah → helal kılar.
İnsan → kendisine haram kılar.
Demek ki insanın kendisini sınırlaması mümkündür.
Bir insan kendi hayatında:
bir yiyecekten,
bir davranıştan,
bir imkândan,
bir tercihten
vazgeçebilir.
Fakat bu kişisel sınırlama:
kendiliğinden Allah’ın hükmü hâline gelmez.
İşte Âl-i İmrân 3:93 tam da bu noktada çok güçlü bir ilke ortaya koyar.
9. Kişisel Yasak Nasıl Dinî Yasaya Dönüşür?
İnsanlık tarihinde bunun mekanizması son derece anlaşılırdır.
Bir kişi kendisine bir şeyi yasaklar.
Sonra çevresindekiler onun uygulamasını örnek alır.
Daha sonra bu uygulama kuşaktan kuşağa aktarılır.
Bir süre sonra:
“Atalarımız böyle yapıyordu.”
denir.
Daha sonra:
“Bu bizim geleneğimizdir.”
denir.
Son aşamada ise:
“Bu Allah’ın hükmüdür.”
denmeye başlanabilir.
İşte tehlikeli dönüşüm tam burada gerçekleşir.
Çünkü:
Kişisel perhiz → gelenek → dinî kural → ilahî hüküm
zinciri kurulmuştur.
Kur’an ise bu zinciri kırmaktadır.
Bir insanın kendisine koyduğu sınırın Allah’a nispet edilmesine izin vermemektedir.
10. En‘âm 146 ile Âl-i İmrân 93 Arasındaki Fark
Kur’an bu ayrımı başka bir yerde daha açık biçimde gösterir.
Âl-i İmrân 3:93:
İsrâîl kendisine haram kılıyor.
En‘âm 6:146:
Allah İsrailoğullarına bazı şeyleri haram kılıyor.
İki cümledeki hüküm kaynağı aynı değildir.
Birinde:
İsrâîl
vardır.
Diğerinde:
Allah
vardır.
İşte burada çok temel bir Kur’an ilkesi ortaya çıkar:
Bir şeyin haram olması ile Allah’ın onu haram kılması aynı ifade değildir.
Bir insan bir şeyi kendisine yasaklayabilir.
Bir toplum bir şeyi gelenek hâline getirebilir.
Fakat Allah’ın hükmü ayrı bir kategoridir.
11. İşte “İsrâîl = Ya‘kūb” Formülü Neden Yetersiz Kalabilir?
Eğer bütün meseleyi:
İsrâîl = Ya‘kūb
formülüne indirgersek, Âl-i İmrân 3:93’teki daha büyük soruyu gözden kaçırabiliriz.
O zaman soru sadece:
“Ya‘kūb hangi yiyeceği kendisine haram etmişti?”
hâline gelir.
Oysa Kur’an’ın hemen ardından yaptığı şey çok daha önemlidir:
“Eğer doğru söylüyorsanız Tevrat’ı getirip okuyun.”
Yani Kur’an tartışmayı biyografiden çıkarıp vahye taşımaktadır.
Sorun:
Ya‘kūb ne yaptı?
sorusu olmaktan çok:
“Bu hüküm gerçekten Allah’tan mı?”
sorusuna dönüşmektedir.
İşte bu nedenle İsrâîl’in kimliğini kesinleştirmeye çalışmak, ayetin asıl mesajını gölgeleyebilir.
12. “Tevrat’ı Getirin” Çağrısı
Âl-i İmrân 3:93-94 son derece güçlü bir yöntem ortaya koyar.
İddia vardır.
İddianın doğrulanması istenir.
Ölçü olarak da:
Tevrat
gösterilir.
Yani:
“Atalarımızdan böyle gördük.”
yeterli değildir.
“Bizim geleneğimiz böyle.”
yeterli değildir.
“Bu eskiden beri böyleydi.”
yeterli değildir.
Eğer:
“Bu Allah’ın hükmüdür.”
deniliyorsa, vahiyde karşılığının gösterilmesi gerekir.
Bu, Kur’an’ın son derece güçlü epistemolojik ilkesidir:
Din adına ileri sürülen hüküm vahiy ile sınanmalıdır.
13. Allah’ın Açık Bıraktığı Yeri Doldurmayın
İşte buradan çok önemli bir Kur’an okuma ilkesi çıkar.
Kur’an bazı şeyleri ayrıntılı biçimde anlatır.
Bazı şeyleri ise anlatmaz.
Bu suskunluk her zaman bir eksiklik değildir.
Bazen:
Metnin amacı o ayrıntıyı vermemektir.
İsrâîl konusunda da durum böyledir.
Kur’an bize:
Ya‘kūb’u anlatır.
Ya‘kūb’un oğullarını anlatır.
Âl-i Ya‘kūb der.
İsrâîl der.
Benî İsrâîl der.
İsrâîl’in soyundan söz eder.
Tevrat öncesi dönemde İsrâîl’in kendisine bir şeyi haram kıldığını söyler.
Fakat:
“İsrâîl kesinlikle Ya‘kūb’dur.”
demez.
Öyleyse biz neden Kur’an’ın söylemediğini Kur’an’a söyletelim?
Buradaki temel ilke şudur:
Allah’ın açık bıraktığı yeri doldurmayın.
Kur’an’ın sustuğu yerde:
“Bilmiyoruz.”
diyebilmek, Kur’an merkezli düşünmenin zayıflığı değil, tam tersine disiplinidir.
14. Belki Ya‘kūb ile Başladı, Belki Başlamadı
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır.
“İsrâîl bir ekoldür” demek için elimizde Kur’an’ın açık bir cümlesi yoktur.
Fakat:
İsrâîl = Ya‘kūb
demek için de Kur’an’ın açık bir cümlesi yoktur.
O hâlde iki uçtan da kaçınmak gerekir.
Birinci uç:
“Kesinlikle Ya‘kūb’dur.”
İkinci uç:
“Kesinlikle Ya‘kūb değildir.”
Kur’an merkezli yaklaşımın daha dürüst cümlesi şudur:
Kur’an İsrâîl ile Ya‘kūb arasında açık bir özdeşlik cümlesi kurmaz.
Bunun ötesinde çeşitli tarihsel ihtimaller düşünülebilir.
Belki İsrâîl Ya‘kūb’la başladı.
Belki Ya‘kūb bu çizginin önemli bir temsilcisiydi.
Belki bu çizgi Ya‘kūb’dan daha eskiydi.
Belki İsrâîl adı zamanla belirli bir inanç topluluğunun kimliğine dönüştü.
Kur’an bunlardan hangisini kesinleştirmiyorsa:
Biz de kesinleştirmeyiz.
15. “Benî İsrâîl” Sadece Soy mu?
Geleneksel okumada:
Benî İsrâîl = Ya‘kūb’un çocukları ve soyundan gelenler
şeklinde anlaşılır.
Bu mümkün bir okumadır.
Fakat “Benî İsrâîl” ifadesinin Kur’an’daki bütün kullanımlarına baktığımızda yalnızca biyolojik soy üzerinden düşünmek bazı önemli noktaları gölgeleyebilir.
Çünkü Kur’an İsrailoğullarını tek tip bir topluluk olarak sunmaz.
İçlerinde:
iman edenler,
inkâr edenler,
misaka bağlı kalanlar,
misakı bozanlar,
salih olanlar,
zulmedenler
vardır.
Dolayısıyla:
Benî İsrâîl = Allah katında otomatik olarak makbul insanlar
anlamına gelmez.
Bir topluluk adı ile Allah katındaki değer aynı şey değildir.
16. Nûh’un Oğlu: Soyun Yeterli Olmadığının Kanıtı
Kur’an’ın Nûh kıssası bu konuda son derece açıktır.
Nûh oğlunu:
“Ailemden”
olarak görür.
Fakat Allah:
“O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı salih olmayan bir iştir.”
buyurur.
Burada Kur’an çok önemli bir ayrım yapar:
Biyolojik bağ vardır.
Ama:
Hakikate aidiyet garanti değildir.
Bu nedenle:
Soy başka şeydir.
Hakikate bağlılık başka şeydir.
Aynı ilke İsrâîl konusunda da önemlidir.
Bir topluluğun:
“Benî İsrâîl”
olarak adlandırılması, o topluluğun bütün fertlerinin hak üzerinde olduğu anlamına gelmez.
17. İbrahim’in İmamlığı da Aynı Sınırı Gösterir
Bakara 2:124’te İbrahim imam kılındığında:
“Soyumdan da...”
der.
Allah ise:
“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.”
buyurur.
Bu ayet soy ile ilahî ahit arasındaki sınırı ortaya koyar.
Demek ki:
İbrahim’in soyundan olmak,
Ya‘kūb’un soyundan olmak,
İsrâîl’e nispet edilmek
tek başına Allah katında haklılık belgesi değildir.
Kur’an’ın ölçüsü soy değil, ahit ve davranıştır.
18. Asıl Devrim: Şahıs Değil, Hükmün Kaynağı
Bütün mesele yeniden Âl-i İmrân 3:93’e dönmektedir.
Çünkü ayetin asıl sarsıcı tarafı:
“İsrâîl kimdi?”
sorusundan daha büyüktür.
Asıl soru:
“Bir şeyi kim haram kıldı?”
sorusudur.
Eğer:
İsrâîl kendisine haram kıldıysa,
bu onun kişisel veya topluluk içi uygulaması olabilir.
Fakat bu uygulamanın:
“Allah’ın hükmü”
olabilmesi için ilahî delil gerekir.
Kur’an tam da bunu sorgular.
Ve:
“Tevrat’ı getirin.”
der.
Bu nedenle İsrâîl’in kimliğini tartışırken asıl meseleyi kaçırmamak gerekir.
19. Tevrat Öncesi İsrâîl: Bir Geçiş Alanı
Burada çok daha dikkat çekici bir ihtimal beliriyor.
İsrâîl, eğer yalnızca bir şahıs değil de bir inanç çizgisi veya topluluk kimliği olarak da düşünülebiliyorsa, Âl-i İmrân 3:93 başka bir anlam katmanı kazanır.
Karşımızda:
Tevrat’tan önceki İsrâîl
vardır.
Bu dönemde henüz Tevrat verilmemiştir.
Fakat belirli sınırlar vardır.
Belirli haramlar vardır.
Belirli bir dini anlayış vardır.
Dolayısıyla:
İsrâîl, vahiy kitabının öncesindeki bir inanç pratiğinin veya topluluk düzeninin adı olabilir mi?
Bu soruya Kur’an doğrudan:
“Evet.”
demiyor.
Ama:
“Hayır, kesinlikle böyle değildir.”
de demiyor.
Öyleyse bu ihtimali bir araştırma alanı olarak açık tutmak gerekir.
20. İsrâîl’den Tevrat’a: Hükmün Kurumsallaşması
Bu açıdan bakıldığında önemli bir tarihsel-düşünsel geçiş ortaya çıkabilir:
Tevrat öncesi dönem
İnsanların veya topluluğun kendisine koyduğu sınırlar vardır.
↓
Tevrat
İlahi hükmün vahiy yoluyla belirlenmesi vardır.
↓
Sonraki süreç
İnsanların kendi uygulamaları ile vahyin hükümleri birbirine karışabilir.
Bu durumda Kur’an’ın Âl-i İmrân 3:93’teki sorgulaması daha anlamlı hâle gelir.
Çünkü mesele yalnızca:
“Hangi yiyecek haramdı?”
değildir.
Mesele:
“Bu yasağın kaynağı neydi?”
sorusudur.
21. Kur’an’ın Açık Bıraktığı Yeri Gelenekle Doldurmak
İsrâîl konusunda geleneksel anlatıların yaptığı şey tam da burada dikkat çekicidir.
Kur’an’ın söylemediği ayrıntılar tarihsel anlatılarla tamamlanmıştır:
İsrâîl’in Ya‘kūb olduğu,
belirli bir olay yaşadığı,
bedeninin belirli bir yerinin yaralandığı,
belirli bir yiyeceği bu nedenle kendisine yasakladığı
gibi ayrıntılar anlatılmıştır.
Bunlar tarihsel araştırmanın konusu olabilir.
Fakat başka bir şey vardır:
Bu anlatıları Kur’an’ın açık beyanı olarak sunmak.
İşte buna dikkat etmek gerekir.
Çünkü:
Kur’an’ın söylediği
ile
Kur’an hakkında sonradan söylenen
aynı şey değildir.
22. Kur’an’ın Sükûtu Bir Eksiklik Değildir
Kur’an’ın her ayrıntıyı vermemesi, metnin eksik olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, metnin neyi önemseyip neyi önemsemediğini gösterir.
Kur’an İsrâîl’in:
hangi gün doğduğunu,
hangi olayda hangi bedensel zararı gördüğünü,
hangi yiyeceği hangi biyografik sebeple yasakladığını
ayrıntılı biçimde anlatmaz.
Ama:
Hükmün kaynağını
tartışır.
Ve:
Vahyi ölçü olarak gösterir.
Bu çok önemli bir tercihtir.
Belki Kur’an bize şunu söylemektedir:
“İsrâîl’in biyografisini tamamlamaya çalışma; hükmün kaynağını sorgula.”
23. Gelenek Delil Değildir
Burada Kur’an merkezli düşünmenin temel ilkesi ortaya çıkar:
Gelenek, tek başına delil değildir.
Soy, tek başına delil değildir.
Ataların uygulaması, tek başına delil değildir.
Bir kişinin uygulaması, tek başına ilahî hüküm değildir.
Bir hükmün:
“Allah’ın hükmü”
olarak sunulması için vahiy ölçüsü gerekir.
İşte Âl-i İmrân 3:93-94’ün asıl ağırlığı burada yatmaktadır.
24. “İsrâîl = Ya‘kūb” Demek Neden Sorun Oluşturabilir?
Sorun, bu özdeşliğin tarihsel olarak mümkün olup olmaması değildir.
Sorun şudur:
Kur’an’ın söylemediği bir şeyi Kur’an’ın kesin hükmü hâline getirmek.
Bu yapıldığında bir sonraki adım da kolaylaşır:
İsrâîl = Ya‘kūb.
↓
Ya‘kūb’un kendisine haram kıldığı şey.
↓
Bu haramın sebebi.
↓
Bu haramın tarihsel hikâyesi.
↓
Sonunda bütün bu anlatı:
“Kur’an böyle söylüyor.”
şeklinde sunulabilir.
İşte tehlike burada başlar.
Bir varsayım, başka varsayımların temeli hâline gelir.
Sonunda başlangıçtaki varsayım bile unutulur ve kesin bilgiye dönüşür.
25. İhtiyatlı Bir Kur’an Merkezli Sonuç
Öyleyse en sağlıklı ifade şudur:
Kur’an Ya‘kūb ile İsrâîl’i açıkça eşitlemez.
Bu nedenle:
“İsrâîl kesin olarak Ya‘kūb’dur.”
ifadesi Kur’an’ın açık beyanı olarak sunulamaz.
Aynı şekilde:
“İsrâîl kesinlikle Ya‘kūb değildir.”
demek de Kur’an’ın açık beyanından çıkarılamaz.
Fakat metin bize daha geniş bir düşünme alanı bırakır.
İsrâîl:
belirli bir şahıs,
bir şahısla ilişkili bir isim,
bir ata,
bir unvan,
bir topluluk kimliği,
veya Tevrat öncesi belirli bir inanç çizgisi
bağlamında düşünülebilir.
Bunlardan hangisinin tarihsel olarak doğru olduğunu Kur’an kesinleştirmiyorsa, bizim de kesinleştirmememiz gerekir.
SONUÇ
Allah’ın Açık Bıraktığı Yeri Doldurmayın
Kur’an bize:
Ya‘kūb’u anlatır.
Ya‘kūb’un oğullarını anlatır.
Âl-i Ya‘kūb’dan söz eder.
İsrâîl’den söz eder.
Benî İsrâîl’den söz eder.
İsrâîl’in soyundan söz eder.
Ve çok dikkat çekici biçimde:
Tevrat verilmeden önce İsrâîl’in kendisine bir şeyi haram kıldığını söyler.
Fakat Kur’an bize:
“İsrâîl, Ya‘kūb’dur.”
demez.
İşte burada durmak gerekir.
Çünkü Kur’an merkezli yaklaşımın önemli bir ilkesi şudur:
Allah’ın açık bıraktığı yeri doldurmayın.
Belki İsrâîl Ya‘kūb’dur.
Belki Ya‘kūb ile özdeşleşmiş daha geniş bir tarihsel kimliktir.
Belki Ya‘kūb bu çizginin temsilcisidir.
Belki İsrâîl adı Tevrat öncesinde belirli bir inanç topluluğunu veya ekolü ifade etmektedir.
Belki bu çizgi Ya‘kūb’la başlamıştır.
Belki başlamamıştır.
Kur’an bunlardan hangisini kesin olarak söylemiyorsa, biz de kesinlik üretmeyelim.
Çünkü burada asıl mesele İsrâîl’in kimliğini çözmekten daha büyüktür.
Asıl mesele:
Hükmü kim koyuyor?
Âl-i İmrân 3:93:
İsrâîl kendisine haram kılıyor.
Tahrîm 66:1:
İnsan kendisine haram kılabiliyor.
En‘âm 6:146:
Allah haram kılabiliyor.
Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir insanın kendisine koyduğu sınır:
Allah’ın hükmü değildir.
Bir toplumun yüzyıllarca sürdürdüğü gelenek:
kendiliğinden vahiy değildir.
Bir atanın uygulaması:
otomatik olarak dinî hüküm değildir.
Bir soy:
Allah katında haklılık belgesi değildir.
Ve bir gelenek:
Kur’an’ın sustuğu yeri doldurmak için yeterli değildir.
Belki de Âl-i İmrân 3:93’ün bize açtığı en büyük kapı budur:
Tevrat’tan önce İsrâîl vardı; fakat Tevrat’tan önce İsrâîl’in kendisine koyduğu sınırlar da vardı.
Kur’an bu ayrıntının bütün biyografisini vermiyor.
Bize yalnızca önemli olanı gösteriyor:
Bir şeyin haram oluşu ile Allah tarafından haram kılınmış olması aynı şey değildir.
Ve hemen ardından:
“Eğer doğru söylüyorsanız Tevrat’ı getirip okuyun.”
diyor.
Yani:
İddia varsa vahiy.
Hüküm varsa delil.
“Allah haram kıldı” deniliyorsa Allah’ın kitabı.
Bu yüzden:
İsrâîl gerçekten Ya‘kūb mu?
sorusunun belki de en dürüst cevabı şudur:
Kur’an bunu bize açıkça söylemiyor.
Ve bu bir problem değildir.
Çünkü Kur’an’ın söylemediği şeyi bilmemek, bilmediğimizi kabul etmek demektir.
Asıl problem:
Allah’ın söylemediğini Allah’ın sözü hâline getirmektir.
Bu nedenle Kur’an merkezli okuyucunun önünde iki yol vardır:
Birinci yol:
Boşluğu gelenekle doldurmak.
İkinci yol:
Kur’an’ın bıraktığı boşluğu korumak ve yalnızca metnin söylediği kadar konuşmak.
İkinci yol daha zor olabilir.
Ama daha dürüsttür.
Çünkü:
Kur’an’ın sessizliği de korunması gereken bir sınırdır.
Ve belki de bütün mesele sonunda tek bir cümlede toplanır:
Allah’ın açık bıraktığı yeri doldurmayın; çünkü bazen insanın “bilgi” diye doldurduğu boşluk, dinin içine insan sözlerinin girdiği yerdir.

Yorumlar
Yorum Gönder