Sarsılmaz Sandığı Dayanaklar Yıkılınca
Sarsılmaz Sandığı Dayanaklar Yıkılınca
Tâhâ Suresi’nin 105–114. ayetleri, ilk bakışta kıyamet gününün kozmik manzarasını anlatıyor gibi görünür: Dağlar sorulur; dağların ufalanıp savrulacağı bildirilir. Ardından yeryüzü dümdüz olur, sesler kesilir, insanlar davetçiyi izler, şefaat beklentisi sınırlandırılır, ilahî bilginin kuşatıcılığı ortaya konur ve zulüm taşıyanlarla salihatı yapan mümin arasındaki fark gösterilir.
Fakat pasajın asıl şaşırtıcı tarafı şudur:
Kur’an dağların yıkılmasından söz ederken aslında insanın “sarsılmaz” sandığı bütün dayanakları da sorgulatmaktadır.
Çünkü insan yalnızca dağlara güvenmez.
İnsanın dağları vardır:
Oysa kıyamet tasvirinin ilk darbelerinden biri tam buraya gelir:
Sarsılmaz sandığın şey gerçekten sarsılmaz mı?
1. Dağların ufalanması neden bu kadar güçlü bir başlangıçtır?
“Dağlar” insan zihninde dayanıklılığın sembolüdür.
Bir tepeyi aşarsınız.
Bir kayaya yaslanırsınız.
Bir dağı uzaktan görür ve onun milyonlarca yıldır orada olduğunu düşünürsünüz.
İnsan, kendisinden çok daha eski ve güçlü görünen şeylerin karşısında ister istemez güven duygusu geliştirir.
Kur’an ise bu güven duygusunu kırar:
Dağlar bile mutlak değildir.
Rabb onları ufalayıp savurur.
Burada yalnızca bir jeolojik dönüşüm anlatılmıyor diye düşünmek mümkündür. Aynı zamanda insanın “kalıcı” zannettiği dünyaya ilişkin algısı da parçalanmaktadır.
Çünkü kıyamet, sadece dünyanın değişmesi değildir.
İnsan için dünyanın anlamının değişmesidir.
2. Asıl şaşırtıcı kelime: “Düzlük”
Dağlar savrulduktan sonra:
“Onları dümdüz araziye çevirecektir.”
Ardından daha da çarpıcı bir ifade gelir:
“Orada ne bir çukur ne de bir tümsek göremezsin.”
Yani artık belirgin yükseltiler yoktur.
Ne yükselen vardır ne alçalan.
Ne gizlenen bir vadi vardır ne de insanın arkasına saklanabileceği bir tepe.
Dünya adeta bütün eşitsizlik göstergelerini kaybetmiş bir yüzeye dönüşür.
Bu nedenle pasajı yalnızca “dağların fiziksel olarak yok olması” şeklinde okumak, metnin oluşturduğu zihinsel etkiyi daraltabilir.
Çünkü hemen sonrasında sesler devreye girer.
Dağlar gider.
Sonra sesler susar.
Sonra insanlar davetçiyi takip eder.
Sonra şefaat beklentisinin sınırları açıklanır.
Sonra insanın ilahî bilgi karşısındaki sınırlılığı ortaya konur.
Sonra yüzler eğilir.
Sonra zulüm taşıyanın hüsranı ve salihat yapan müminin güveni anlatılır.
Bu sıralama son derece dikkat çekicidir.
3. Dağlar gider, gürültü gider, iddia gider
“Rahman'a karşı sesler kısılmıştır.”
Burada kozmik görüntüden psikolojik bir tabloya geçilir.
İnsan dünyasında güç çoğu zaman ses üzerinden görünür.
Bağıran daha güçlü sanılır.
Kendinden emin konuşan daha haklı kabul edilir.
Kalabalık konuşuyorsa doğru olduğuna inanılır.
İtiraz eden sesini yükseltiyorsa etkili olduğunu düşünür.
Oysa o gün:
Sesler kısılır.
Kur'an özellikle “fısıltıdan başka bir şey işitemezsin” diyerek insanın dünyadaki gürültüsünü tersine çevirir.
Dünyada çok konuşanlar, orada konuşamaz.
Dünyada kendisini savunanlar, orada kendisine ait olmayan bir güçle konuşamaz.
Dünyada kalabalıkların sesiyle büyüyen iddialar, orada sessizliğe dönüşür.
Bu nedenle kıyametin bir başka adı, mecazi açıdan şöyle okunabilir:
İnsan gürültüsünün sona ermesi.
4. “Davetçiyi izlerler”: Kıyametin en ürpertici tarafı
Ayet şöyle devam eder:
“O Gün, hiçbir tarafa sapmadan davetçiye uyarlar.”
Buradaki tablo son derece farklıdır.
Dünya hayatında insanın önünde sayısız yön vardır.
Sağa gidebilir.
Sola gidebilir.
İtiraz edebilir.
Gecikebilir.
Kaçabilir.
Bahane üretebilir.
Başka bir otoritenin arkasına saklanabilir.
Fakat o gün durum değişir.
Artık kaçış yönleri yoktur.
Dağlar yoktur.
Çukurlar yoktur.
Tümsekler yoktur.
Gürültü yoktur.
Ve insan davete yönelir.
Bu, kıyametin belki de en çarpıcı psikolojik boyutlarından biridir:
Seçeneklerin çoğaldığı dünya hayatından, hakikatin apaçık olduğu bir karşılaşmaya geçiş.
5. Şefaat Beklentisinin Yıkılması
Pasajın en dikkat çekici noktalarından biri şefaatle ilgili 109. ayettir:
“O Gün şefaat fayda vermez; Rahman'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse hariç.”
Bu ayet çoğu zaman “Allah'ın izin verdiği kimseler şefaat edecektir” şeklinde okunarak, adeta kıyamet gününde kullanılacak hazır bir şefaat mekanizmasının varlığı kabul edilir.
Oysa ayetin söylediği şey bundan daha sınırlıdır.
Ayet, şefaat yetkisinin insana ait olduğunu söylemez.
Bir peygamberin, bir velinin, bir meleğin veya başka herhangi bir varlığın kendi başına şefaat etme gücünü ilan etmez.
Tam tersine bütün yetkiyi Rahman'ın iznine bağlar:
“Rahman izin verirse...”
Üstelik ikinci bir şart daha getirir:
“...ve sözünden hoşnut olursa...”
Dolayısıyla burada insana verilmiş bağımsız bir şefaat yetkisi yoktur.
Daha da önemlisi, ayet “şefaat verildi” dememektedir. Bir istisnanın mümkün olabileceğini, bunun da ancak Allah'ın iznine ve hoşnutluğuna bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu nedenle ayeti, “Kıyamet gününde şu kişiler şefaat edecek” şeklinde kesin bir kurtuluş sistemi kurmak için kullanmak doğru değildir.
Ayetin ortaya koyduğu gerçek şudur:
Şefaat konusunda insanın elinde hiçbir garanti yoktur.
İnsan dünyada kendisine bir aracı, bir makam veya bir kurtarıcı tasarlayabilir. Fakat kıyamet gününde bu tasarımın hiçbir hükmü yoktur.
Allah izin vermedikçe şefaat yoktur.
Allah'ın hoşnutluğu olmadan şefaat yoktur.
Ve insanın, “Nasıl olsa biri benim için konuşur” diyerek kendi sorumluluğunu başkasına devretmesine izin verilmez.
Bu bakımdan ayetin mesajı bir şefaat garantisi değil, tam tersine şefaat beklentisinin Allah'ın mutlak iradesi karşısında geçersizleşmesidir.
Pasajın genel akışı da bunu destekler:
Dağlar savruluyor.
Yeryüzü dümdüz oluyor.
Sesler kısılıyor.
İnsanlar davetçiyi takip ediyor.
Sonra şefaat beklentisi de Allah'ın iznine bağlanarak ortadan kaldırılıyor.
Böylece insanın dayanabileceği bütün sahte dayanaklar birer birer elinden alınıyor.
Dağa güvenemezsin.
Kalabalığa güvenemezsin.
Gürültüne güvenemezsin.
Bilgine güvenemezsin.
Kendiliğinden işleyen bir şefaat sistemine de güvenemezsin.
Geriye yalnızca Allah'ın hükmü kalır.
Ve hemen ardından gelen ayet bu tabloyu tamamlar:
“Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Ama onlar O'nu bilgice kavrayamazlar.”
İnsan artık kendisini kurtaracak bütün varsayımların çöktüğü bir yerde, Allah'ın bilgisi ve hükmü karşısındadır.
Bu yüzden Tâhâ 109'u bir “şefaat müjdesi” olarak değil, insanın kendisine kurduğu “şefaat garantisi” düşüncesinin yıkılması olarak okumak çok daha sarsıcıdır.
Şefaat Allah'ın iznine bağlıdır; insanın elinde değildir. Ayet de bu iznin herhangi bir kişiye verildiğini bildirmemektedir.
6. Sonra insanın en büyük yanılgısı açıklanır: “Ben biliyorum”
Pasajın 110. ayeti son derece sarsıcıdır:
“Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Ama onlar O'nu bilgice kavrayamazlar.”
Burada insanın başka bir dağı yıkılır:
Bilgi dağı.
İnsan bilir.
Fakat insanın bilgisi sınırlıdır.
Allah ise insanın önündekini ve arkasındakini bilir.
İnsan zamanın içindedir.
Allah'ın bilgisi zamanın tamamını kuşatır.
İnsan olayların bir parçasını görür.
Allah bütününü bilir.
Bu yüzden insanın “Ben biliyorum” iddiası, ilahî bilgi karşısında mutlak bir iddia olmaktan çıkar.
Buradaki mesaj cehalet çağrısı değildir.
Tam tersine:
İnsan bilgiyi artırmalıdır; fakat bilgisinin sınırını da bilmelidir.
Ve pasajın sonunda bunun cevabı verilir.
7. “Yüzler eğilir”: Asıl kıyamet burada olabilir
“Yüzler Hayy ve Kayyum olanın önünde eğilmiştir.”
Dağlar yıkılmıştır.
Ama insanın asıl eğilmesi şimdi gerçekleşir.
Bu çok önemli bir ayrıntıdır.
Dağlar dış dünyanın yükseltileridir.
İnsan ise iç dünyasının yükseltilerine sahiptir.
Kibir.
Gurur.
Benlik.
İddia.
Dokunulmazlık.
Üstünlük duygusu.
“Ben haklıyım” saplantısı.
“Ben bilirim” kesinliği.
“Bana kimse hesap soramaz” düşüncesi.
İşte bunlar insanın içindeki dağlardır.
Kıyamet tasvirinin derin mesajlarından biri şu olabilir:
Dışarıdaki dağların yıkılması, içerideki dağların da sorgulanmasıdır.
8. “Zulüm taşıyan” ifadesi neden özellikle dikkat çekicidir?
Ayet:
“Zulüm taşıyan hüsrana uğramıştır.”
der.
Zulüm burada yalnızca başkasına yapılan fiziksel haksızlık olarak daraltılmamalıdır.
İnsanın taşıdığı her haksızlık, her yanlış konumlandırma, her hakkı çiğneme ve hakikati eğip bükme onun yüküne dönüşebilir.
Çünkü insan kıyamete yalnızca yaptığı iyiliklerle değil, taşıdığı yüklerle de gelir.
Buradaki “taşımak” fikri son derece güçlüdür.
İnsan dünyada bazı şeyleri başkalarının üzerine yükleyebilir.
Sorumluluğunu başkasına atabilir.
Suçunu gerekçelendirebilir.
Kendisini haklı gösterebilir.
Fakat nihai karşılaşmada yük sahibine döner.
9. Ve bir anda tablo değişir
Ardından müthiş bir karşılaştırma gelir:
“Kim iman etmiş olarak salihatı yaparsa, haksızlığa uğramaktan da hakkının eksiltilmesinden de korkmaz.”
Burada Kur'an'ın adalet anlayışı belirginleşir.
Salihat yalnızca “iyi niyet” değildir.
İman yalnızca “inanıyorum” demek değildir.
İkisi birlikte insanın hayatında görünür hale gelir.
İman, davranışa dönüşür.
Salihat ise inancın dış dünyadaki karşılığı olur.
Bunun sonucu ise güvendir.
Çünkü insan bilir:
Benim yaptığım iyilik kaybolmayacak.
Hakkım eksilmeyecek.
Bana haksızlık yapılmayacak.
Bu güven, insanın başka insanlara veya sistemlere duyduğu güvenden tamamen farklıdır.
Bu, ilahî adalete duyulan güvendir.
10. Fakat makalenin en şaşırtıcı noktası henüz gelmedi
Bütün bu kozmik sahnenin ardından Allah, Kur'an'ın Arapça olarak indirildiğini ve uyarıların çeşitli biçimlerde açıklandığını bildirir.
Sonra 114. ayette insanı belki de bütün pasajın en beklenmedik cümlesine götürür:
“Rabbim, bilgimi artır.”
Bir düşünün.
Dağlar yok oluyor.
Yeryüzü dümdüz oluyor.
Sesler susuyor.
İnsanlar davetçiyi takip ediyor.
Şefaatin sınırları ortaya konuyor.
Allah'ın bilgisi ile insanın bilgisi arasındaki fark açıklanıyor.
Yüzler eğiliyor.
Zulüm taşıyan hüsrana uğruyor.
Salihat yapan güven içinde.
Ve bütün bunların ardından insanın duası:
“Rabbim, bilgimi artır.”
Bu tesadüf değildir.
Bu, Kur'an'ın insan eğitimine dair olağanüstü bir mesajıdır.
11. Dağların karşısında “bilgimi artır” demek
İnsan dağları görünce büyülenir.
Fakat Kur'an insanı dağlara değil, bilgiye yönlendirir.
Çünkü asıl dönüşüm dış dünyanın yıkılmasıyla değil, insanın hakikati anlayabilmesiyle ilgilidir.
Dağlar yıkılabilir.
Mallar yok olabilir.
İktidarlar sona erebilir.
Kalabalıklar dağılabilir.
Sesler kesilebilir.
Fakat insanın hakikati anlama çabası devam eder.
Bu yüzden vahiy insana:
“Daha çok iddia et.”
demez.
“Daha çok tartış.”
demez.
“Daha çok konuş.”
demez.
Şunu öğretir:
“Rabbim, bilgimi artır.”
12. Belki de kıyametin en büyük sürprizi budur
İnsan kıyameti düşününce genellikle dünyanın yıkılmasını düşünür.
Dağlar yıkılacak.
Gökyüzü değişecek.
Yeryüzü sarsılacak.
Fakat Tâhâ 105–114 pasajı başka bir şey gösteriyor:
Kıyamet aynı zamanda insanın bütün sahte dayanaklarının yıkılmasıdır.
Dağlar gider.
Gürültü gider.
Aracılık beklentileri sınırlandırılır.
Bilgi iddiası sınırına çekilir.
Yüzler eğilir.
Zulüm açığa çıkar.
Salihat görünür hale gelir.
Ve geriye insanın hakikat karşısındaki gerçek konumu kalır.
Bu nedenle kıyametin en büyük yıkımı belki de dağların yıkılması değildir.
İnsanın kendisi hakkında kurduğu yanlış tasavvurların yıkılmasıdır.
SONUÇ: DAĞLARIN YERİNE NE KOYDUK?
Bugün insanın dağları farklıdır.
Kimi parasını dağlaştırır.
Kimi makamını.
Kimi ailesini.
Kimi soyunu.
Kimi ideolojisini.
Kimi bilgisini.
Kimi cemaatini.
Kimi toplumdaki itibarını.
Kimi kendi din anlayışını.
Kimi ise kendi egosunu.
Hepsinin ortak özelliği aynıdır:
“Ben bunun arkasına saklanabilirim.”
Tâhâ Suresi ise bu güveni sarsar.
Bir gün dağlar bile düzleşecekse, senin dayandığın şey ne kadar sağlam olabilir?
Bir gün bütün sesler kısılacaksa, bugün seni haklı çıkaran gürültünün ne anlamı var?
Bir gün herkes davetçiyi takip edecekse, bugün peşinden gittiğin yön gerçekten doğru mu?
Bir gün insan Allah'ın bilgisi karşısında kendi bilgisinin sınırını görecekse, bugün “ben biliyorum” derken neye dayanıyorsun?
Ve bir gün yüzler Hayy ve Kayyum'un önünde eğilecekse, bugün seni eğilmeye engel olan şey nedir?
Belki de Kur'an'ın bu pasajı bize kıyameti anlatırken aynı zamanda bugünü soruyor:
Senin dağın hangisi?
Çünkü kıyamet geldiğinde dağlar savrulacak.
Ama mesele yalnızca dağların savrulması değil.
İnsanın içinde “asla yıkılmaz” diye kurduğu dağların da savrulmasıdır.
Ve bütün bu görkemli sahnenin sonunda Kur'an insanın eline bir silah, bir unvan veya bir ayrıcalık değil; bir dua verir:
“Rabbim, bilgimi artır.”
Belki de insanın gerçek kurtuluşu, ne kadar çok bildiğini söylemesinde değil;
bilgisinin sınırını fark edip daha fazla hakikat istemesinde başlar.

Yorumlar
Yorum Gönder