Kayıtlar

BABADAN OĞULA GEÇEN DÜZEN

Resim
  EZİLENLERİ DEĞİL, KRALİYETİ DÜŞÜNÜYORLAR Birileri seçim denince neden rahatsız oluyor? Neden halkın yönetime katılmasına, şûraya ve yöneticilerin toplumun iradesiyle belirlenmesine karşı çıkıyor? Çünkü mesele çoğu zaman “seçim” değildir. Mesele, elde edilen iktidarın nasıl elde edildiği ve nasıl korunacağıdır. İktidarı elinde bulunduranlar, ezilenlerin ne düşündüğünü değil, iktidarın ellerinden çıkıp çıkmayacağını düşünmeye başlıyor. Bir çobanın oğlu yönetime gelebilir mi? Onların asıl korkusu burada ortaya çıkıyor. Çünkü halkın içinden herhangi bir insanın yönetimde söz sahibi olabilmesi, hanedanların, ayrıcalıklı sınıfların ve iktidarı kendisine ait görenlerin düzenini sarsar. Fakat aynı insanlar, babadan oğula geçen krallıklara aynı tepkiyi göstermiyor. Kralın oğlu kral... Onun oğlu yine kral... Sonra torunu... Bu düzen sorgulanmıyor. Ama halk yönetime ortak olmak istediğinde hemen “fitne”, “kaos”, “düzen bozulur” deniliyor. Peki Kur’an ne diyor? “Onların işl...

RUSULLERİ BEYYİNÂT İLE GELDİ

Resim
  RUSULLERİ BEYYİNÂT İLE GELDİ: BEYYİNÂT MUCİZE MİDİR? Kur’an’da defalarca karşılaştığımız bir ifade vardır: جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ “Elçileri onlara beyyinât ile geldi.” Peki بَيِّنَات (beyyinât) ne demektir? Bu kelimeyi doğrudan “mucizeler” diye çevirmek ne kadar Kur’an merkezlidir? Belki de burada çok önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırıyoruz. BEYYİNÂT NE DEMEKTİR? Beyyinât , ب ي ن (b-y-n) kökünden gelir. Bu kökün temelinde açıklık, belirginlik, ortaya çıkma, birbirinden ayrılma anlamları bulunur. Dolayısıyla beyyine , bir şeyi açık ve belirgin hâle getiren; gerçeği ortaya koyan delil ve gösterge anlamındadır. Çoğulu olan beyyinât ise: “Apaçık deliller, açık göstergeler, gerçeği ortaya koyan açık kanıtlar” anlam alanına sahiptir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an bize “beyyinât = mucize” şeklinde bir eşitlik kurmaz. Tam tersine, Kur’an’ın kendi kullanımına baktığımızda beyynâtın çok daha geniş bir anlam alanına sahip olduğunu görürüz. “ELÇİLER...

MEKKELİ MÜŞRİKLERİN İTİRAZ ETTİĞİ ŞEYLER BUGÜN DİN DİYE SUNULUYOR!

Resim
MEKKELİ MÜŞRİKLERİN İTİRAZ ETTİĞİ ŞEYLER BUGÜN DİN DİYE SUNULUYOR! Kur’an’ı dikkatle okuduğumuzda insanı sarsan bir tabloyla karşılaşırız: Mekke müşriklerinin Allah’ın dinine karşı savundukları birçok anlayış, bugün “din” adı altında yeniden karşımıza çıkmaktadır. Değişen sadece isimlerdir. Çünkü Kur’an’ın eleştirdiği şey yalnızca taşlardan yapılmış putlar değildi. Kur’an, insanın Allah’ın hükmü karşısında başka otoriteler oluşturmasını, atalarını sorgusuzca takip etmesini, Allah ile arasına aracılar koymasını, Allah’ın söylemediği şeyleri Allah adına din haline getirmesini de eleştiriyordu. Öyleyse Mekke müşriklerinin hangi anlayışları savunduğuna bakalım. 1. “BİZ ATALARIMIZI BÖYLE BULDUK” Müşriklerin en belirgin savunmalarından biri şuydu: “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Bakara 2:170 Başka bir ayette ise şöyle derler: “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve onların izleri üzerinde doğru yolu bulmuşlarız.” Zuhruf 43:22 Buradaki mantık son derece açıktır...

CENNETİN TİCARETİ DEVAM EDİYOR

Resim
  CENNETİN TİCARETİ DEVAM EDİYOR Bir zamanlar insanlara “cennetten tapu” satıldığı anlatılırdı. Bugün yöntem değişti. Artık kimse eline cennetin tapusunu alıp açıkça satmıyor. Fakat cennete götüreceği iddia edilen kitaplar , özel dualar, aracılar, ruhani makamlar, cemaat aidiyetleri, tarikat bağlılıkları ve din adına üretilmiş sayısız ürün üzerinden ticaret devam ediyor. Yani tabela değişti; ticaretin mantığı değişmedi. Kur’an ise dinin ticarete dönüştürülmesine karşı çok sert bir uyarıda bulunur: “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir bedel karşılığında satanlar var ya, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar.” Bakara 2:174 Dikkat edin: Mesele yalnızca kitabı satmak değildir. Asıl mesele, Allah’ın mesajını dünyevi çıkar karşılığında kullanmaktır. Kur’an bunu daha açık biçimde ortaya koyar: “Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satmayın.” Bakara 2:41 Peki bugün “az bir bedel” yalnızca para mıdır? Hayır. Şöhret de olabil...

DUANIZ MI, DAVETİNİZ Mİ?

Resim
  DUANIZ MI, DAVETİNİZ Mİ? “Rabbim size ne diye değer versin?” Kur’an’da öyle bir ayet vardır ki, “dua” anlayışımızı yeniden düşünmemizi gerektirir: قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ ۖ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا “De ki: Daveteniz  olmasa Rabbim size ne diye değer versin? Oysa siz yalanladınız . Artık bunun karşılığı üzerinizden ayrılmayacaktır.” (Furkan 25:77) Burada kilit kelime: دُعَاؤُكُمْ — duʿâukum Yani د ع و (d-a-w) kökünden gelen “duâ”. Peki bu kelimeyi yalnızca: “Allah’ım bana ev ver.” “Allah’ım bana araba ver.” “Allah’ım bana para ver.” “Allah’ım bana sağlık ver.” şeklindeki kişisel istekler olarak mı anlamalıyız? Asıl mesele tam da burada başlıyor. Çünkü Kur’an'da aynı kökten gelen kelimeler yalnızca “bir şey istemek” anlamında kullanılmaz. دَعَا — çağırdı, davet etti. ادْعُ — çağır, davet et. دَعْوَة — çağrı, davet. دُعَاء — çağırma, seslenme, yönelme, yalvarma, yakarma. Dolayısıyla Kur’an’ın “dua” kavramını yalnızca modern anlam...

İLAHLIK VE RABLİK ⚠️

Resim
  İLAHLIK VE RABBLİK Kur’an’da “ilah” ve “rab” kavramları aynı şey değildir. Fakat ikisini birbirinden kopardığımızda, Kur’an’ın şirk anlayışının önemli bir boyutunu gözden kaçırırız. İlah , kendisine kulluk edilen, ilah edinilen varlıktır. Rab ise hükmeden, yöneten, düzenleyen, terbiye eden, öğreten, sorulara cevap veren ve otorite sahibi olandır. Bu nedenle Kur’an’ın şirk eleştirisi yalnızca “Allah’tan başka ilah var” demekle sınırlı değildir. Asıl meselelerden biri, Allah’ın hüküm ve otoritesinin başka varlıklara aktarılmasıdır. Firavun’un sözlerine bakalım: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum.” (Kasas 28:38) Firavun burada kendisini açıkça “ilah” ilan ediyor gibi görünmektedir. Fakat başka bir ayette söylediği söz, meselenin daha derin olduğunu gösterir: “Ben sizin en yüce rab binizim.” (Nâziât 79:24) Dikkat edin: Firavun yalnızca “Ben sizin ilahınızım” demiyor; “Ben sizin rabbinizim” diyor. Yani insanların hayatında en üst otoriteni...

KARUN HAZİNESİ

Resim
  KÂRÛN’UN HAZİNESİ: ALTIN MI, BİLGİ Mİ, GÜÇ İLLÜZYONU MU? Kârûn denildiğinde çoğu insanın zihninde hemen “sayısız altın ve servet” canlanır. Oysa Kur’an’ın Kârûn kıssasına baktığımızda, asıl şaşırtıcı olan şeyin hazinenin miktarı değil, insanın sahip olduğu şeylerle kendisini nasıl tanımladığı olduğunu görürüz. Kur’an şöyle der: “Şüphesiz Kârûn, Musa’nın kavmindendi; fakat onlara karşı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır geliyordu.” Kasas 28:76 Dikkat edin: Kur’an “Kârûn’un şu kadar ton altını vardı” demiyor. Hazinenin ayrıntılı envanterini de vermiyor. Özellikle anahtarların çokluğunu ve ağırlığını vurguluyor. Burada önemli olan servetin miktarından ziyade, servetin insan üzerindeki etkisidir. KÂRÛN’UN ASIL İDDİASI NEYDİ? Kârûn’un serveti kendisine hatırlatıldığında verdiği cevap çok daha çarpıcıdır: “Bu, bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verilmiştir.” Kasas 28:78 İşte kıssanın kilit noktalarından ...