DİN NASIL BAŞLADI?

 


DİN NASIL BAŞLADI?

İnsan Tanrıyı mı icat etti, yoksa kendisine bildirilen hakikati mi unuttu?

Bugün dünyada milyarlarca insan farklı dinlere inanıyor. Camiler, kiliseler, tapınaklar, kutsal kitaplar, din adamları, ibadet biçimleri, bayramlar ve törenler var.

Peki bütün bunların başlangıcında ne vardı?

Din nasıl başladı?

Yaygın tarih anlatıları bu soruya çoğunlukla insanın doğayı anlamlandırma çabası üzerinden cevap verir. İnsan şimşeği gördü, yağmuru anlamadı, ölümü açıklayamadı, rüyasında ölülerini gördü ve görünmeyen güçlere inanmaya başladı. Sonra bu inançlar ritüellere, tanrılara, tapınaklara, rahiplere ve nihayet dinlere dönüştü.

Bu açıklama bazı insan topluluklarının dini davranışlarının nasıl şekillenmiş olabileceğini anlatabilir.

Fakat Kur’an başka bir soru sorar:

Ya din insanın icadı değilse?

Ya başlangıçta insanın ürettiği bir din değil, kendisine gösterilen bir hakikat varsa?

İşte Kur’an’ın insanlık tarihine bakışı burada oldukça farklı bir kapı açar.


Kur’an'a göre başlangıçta insanlık tek bir topluluktu

Kur’an insanlığın başlangıcını birbirinden kopuk, farklı tanrılar icat eden kabilelerin hikâyesi olarak anlatmaz.

Şöyle der:

“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı nebiler gönderdi...”

Bakara 2:213

Bu ayet son derece dikkat çekicidir.

Çünkü burada başlangıç noktası çoktanrılılık değildir.

Birliktir.

Ayrışma daha sonra gelir.

Yine Kur’an şöyle der:

“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra ayrılığa düştüler.”

Yûnus 10:19

Demek ki Kur’an'ın anlattığı tarih çizgisinde ilk problem, insanların Allah'ı hiç bilmemesi değildir.

İlk problem ayrışmadır.

Bu, din tarihini anlatan klasik “önce doğa ruhları vardı, sonra tanrılar ortaya çıktı” şemasından farklıdır.

Kur’an'ın anlatısında soru şudur:

İnsan hakikatten nasıl ayrıldı?


İnsan dine muhtaç olarak mı yaratıldı?

Kur’an insanın yaratılışında Allah'a yönelişin bir karşılığı olduğunu bildirir:

“Öyleyse yüzünü hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir.”

Rûm 30:30

Buradaki önemli kavram fıtrattır.

Kur’an insanın boş bir zihinle, tamamen nötr bir varlık olarak yaratıldığını söylemez.

İnsanın yaratılışında Allah'a yönelişle ilgili bir yapı bulunduğunu bildirir.

Bu nedenle dinin başlangıcını yalnızca korku, doğa olayları, ölüm veya toplumsal dayanışmayla açıklamak Kur'an'ın insan tasavvurunu karşılamaz.

İnsan gökyüzüne bakıp “Şimşeği hangi tanrı gönderdi?” diye düşünmek zorunda değildi.

Çünkü Kur'an'a göre gökyüzü zaten insana Allah'ın ayetlerini gösteren bir alandı.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için ayetler vardır.”

Âl-i İmrân 3:190

Dolayısıyla doğa, insanı tanrılar çoğaltmaya değil, tek bir yaratıcıyı düşünmeye yönelten bir işaretler bütünü olarak okunabilir.


İlk insanın sorusu “hangi tanrı?” değil, “kim yarattı?” olabilir

Kur'an insanın çevresindeki varlıklara bakmasını engellemez.

Tam tersine bakmasını ister:

“Göklerin ve yerin melekûtuna ve Allah'ın yarattığı şeylere bakmazlar mı?”

A'râf 7:185

İbrahim'in yaşadığı tecrübe bunun çarpıcı örneklerinden biridir.

İbrahim yıldızı, ayı ve güneşi gözlemleyerek onları ilahlaştırmaya değil, onların ilah olamayacağını fark etmeye ulaşır:

“Ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, hanîf olarak çevirdim. Ben ortak koşanlardan değilim.”

En'âm 6:79

Buradaki süreç son derece önemlidir.

Yıldız vardır.

Ay vardır.

Güneş vardır.

Ama bunların hiçbiri yaratıcı değildir.

Çünkü kendileri de düzenin içindedir.

Böylece Kur'an insanın doğaya bakışını tersine çevirir:

Doğa tanrıların kaynağı değil, Allah'ın ayetlerinin alanıdır.


Peki insanlar neden çok sayıda tanrıya yöneldi?

İşte burada Kur'an'ın din tarihi açısından en çarpıcı açıklamalarından biri ortaya çıkar.

Kur'an'a göre insanlığın temel problemi Allah'ın hiç bilinmemesi değildir.

Allah'ın yanına ortaklar konulmasıdır.

Nûh'un kavmi bunun önemli örneğidir.

Kur'an onların şöyle dediğini aktarır:

“Tanrılarınızı bırakmayın. Ved'i, Süvâ'ı, Yeğûs'u, Yeûk'u ve Nesr'i bırakmayın.”

Nûh 71:23

Burada artık tek bir ilah anlayışının yerine çoğaltılmış kutsallıklar vardır.

Daha da önemlisi, bu isimler toplumun hafızasında yerleşmiş durumdadır.

Böylece dinin bozulmasının önemli mekanizmalarından biri ortaya çıkar:

Geçmişten devralınan inanç.

Kur'an insanların atalarını sorgulamadan takip etmesini defalarca eleştirir:

“Onlara: ‘Allah'ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.”

Bakara 2:170

Bu ayet, dinin nasıl kurumsallaşabileceğine dair son derece güçlü bir açıklamadır.

Bir düşünce ortaya çıkar.

Nesilden nesile aktarılır.

Zamanla sorgulanmaz.

Sonra insanlar onu “doğru olduğu için” değil, atalarından kaldığı için savunmaya başlar.


Demek ki Kur'an'da dinin tarihi iki ayrı hikâyedir

Birinci hikâye:

Allah'ın insanı yaratması ve ona hakikati göstermesi.

İkinci hikâye:

İnsanın bu hakikatten uzaklaşması ve kendi ürettiklerini Allah'ın dinine karıştırması.

Bu ayrım çok önemlidir.

Çünkü bugün “din tarihi” dediğimizde çoğu zaman bütün dini yapıları aynı şeymiş gibi değerlendiriyoruz.

Oysa Kur'an, Allah'ın gönderdiği din ile insanların sonradan oluşturduğu din arasında kesin bir ayrım yapar.

“Allah Nûh'a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emrettiğimizi size din olarak belirledi...”

Şûrâ 42:13

Burada dikkat çekici olan şudur:

Nûh, İbrahim, Musa, İsa ve son nebi farklı dinlerin kurucuları olarak sunulmaz.

Aynı dinin devamı olarak sunulur.


Nebiler yeni dinler kurmadı

Kur'an'a göre nebiler “yeni bir din” icat etmezler.

Onların görevi insanlara unutulan veya bozulan hakikati yeniden bildirmektir.

Bu nedenle Kur'an'daki peygamberlik tarihini şöyle okumak mümkündür:

Tek hakikat → insanın ayrışması → bozulma → yeniden uyarı → yeniden ayrışma → yeniden uyarı.

Bakara 2:213'te bu süreç çok açık biçimde görülür:

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah nebileri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi...”

Yani nebi, dinin mucidi değildir.

Nebi hatırlatıcıdır.


Din neden tekrar tekrar gönderiliyor?

Çünkü insan yalnızca bilgi kaybetmez.

İnsan, bildiği şeyi de bozabilir.

Kur'an'ın dikkat çektiği noktalardan biri budur.

İnsanlar kendilerine bilgi geldikten sonra bile ayrılığa düşebilirler:

“Kendilerine açık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düşenler gibi olmayın.”

Âl-i İmrân 3:105

Demek ki problem yalnızca bilgisizlik değildir.

Bilgi vardır.

Ayet vardır.

Uyarı vardır.

Ama insan onu kendi çıkarına, grubuna, iktidarına veya geleneğine göre değiştirebilir.


Şehirler büyüdükçe din mi oluştu?

Verilen transkriptte önemli bir tarihsel gözlem var:

Küçük topluluklardan şehirlere geçildiğinde tapınaklar, rahiplik, dini kurumlar ve siyasi otorite daha görünür hale geliyor.

Bu tarihsel olarak araştırılabilir bir konudur.

Fakat Kur'an açısından burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir:

Tapınağın ortaya çıkması dinin ortaya çıkması değildir.

Çünkü Kur'an'a göre Allah'ın dini şehirlerden ve tapınaklardan önce vardır.

İbrahim'in çağrısı bunun örneğidir:

“Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

En'âm 6:162

Burada din bir bina değildir.

Bir rahip sınıfı değildir.

Bir devlet kurumu değildir.

Bir şehir kültürü değildir.

Hayatın Allah'a yönelmesidir.


Tapınak büyüyebilir, kurum büyüyebilir; fakat bu Allah'ın dininin büyüdüğü anlamına gelmez

Kur'an'ın en dikkat çekici eleştirilerinden biri din ile kurum arasındaki ayrımdır.

İnsanlar kendi dinî otoritelerini oluşturabilirler.

Kur'an şöyle sorar:

“Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği şeyleri kendileri için dinden belirleyen ortakları mı var?”

Şûrâ 42:21

İşte burada mesele çok daha derinleşiyor.

Bir toplumun rahipleri olabilir.

Din adamları olabilir.

Kutsal mekânları olabilir.

Ritüelleri olabilir.

Yazılı metinleri olabilir.

Ama bütün bunlar tek başına o şeyin Allah'tan geldiğini göstermez.

Çünkü Kur'an'ın ölçüsü kurum değil, vahiydir.


Yazı dini yaratmadı; fakat dini taşıma biçimini değiştirdi

Transkriptte yazının ortaya çıkmasının dini hafıza açısından büyük bir dönüşüm oluşturduğu söyleniyor.

Bu önemli bir gözlemdir.

Sözlü aktarım yazıya geçtiğinde metinler daha geniş topluluklara taşınabilir.

Fakat Kur'an açısından burada da bir ayrım vardır.

Yazıya geçirilmiş her şey hakikat değildir.

Kur'an, insanların elleriyle yazdıkları şeyleri Allah'a nispet etmelerini eleştirir:

“Ellerinizle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ diyenlerin vay haline!”

Bakara 2:79

Demek ki yazı iki farklı sonuç doğurabilir:

Hakikati koruyabilir.

Ama aynı zamanda insan üretimini kutsallaştırmanın aracı da olabilir.

Bu nedenle mesele yalnızca “ne yazıldı?” değildir.

Asıl mesele:

“Yazılan gerçekten Allah'ın sözü mü, yoksa Allah'a nispet edilen insan sözü mü?”


Kur'an'ın en büyük uyarılarından biri: Atalar dini

İnsanların din oluşturmasında en güçlü araçlardan biri gelenektir.

“Biz bunu böyle gördük.”

“Babalarımız böyle yaptı.”

“Bizim toplumumuzda hep böyleydi.”

“Büyüklerimiz bunu böyle öğretti.”

Kur'an bu mantığı tekrar tekrar gündeme getirir.

“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz de onların izleri üzerinde doğru yolu bulmuş kimseleriz.”

Zuhruf 43:22

Ardından Allah şöyle sorar:

“Size atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?”

Zuhruf 43:24

Burada din tarihinin belki de en büyük problemi ortaya çıkar:

Bir şeyin eski olması, onun doğru olduğunu göstermez.

Binlerce yıllık olması da göstermez.

Milyonlarca insanın inanması da göstermez.

Bir toplumun tamamının uygulaması da göstermez.

Kur'an'ın ölçüsü başkadır:

Allah ne indirdi?


Peki ritüeller?

İnsan topluluklarının birlikte hareket etmek için ritüeller oluşturması anlaşılabilir bir toplumsal davranıştır.

Birlikte şarkı söylemek, birlikte yas tutmak, birlikte tören yapmak toplumsal bağları güçlendirebilir.

Fakat Kur'an ibadeti yalnızca toplumsal bağ kurma aracı olarak görmez.

İbadetin yönü Allah'tır.

“De ki: Benim salâtım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

En'âm 6:162

Bu nedenle ritüelin toplumsal bir sonucu olabilir.

Ama bu sonuç, ritüelin asıl anlamını belirlemez.

İbadetin merkezi toplum değil Allah'tır.


Din insanları kontrol etmek için mi icat edildi?

Transkriptin önemli bir bölümü din ile siyasi iktidarın yakınlaşmasına dikkat çekiyor.

Tarih boyunca gerçekten de dini kurumların siyasi otoriteyle birleştiği örnekler vardır.

Fakat buradan “din iktidarı kontrol etmek için icat edildi” sonucuna geçmek Kur'an'ın anlattığı tarihle uyuşmaz.

Çünkü Kur'an'a göre din, krallıklardan ve devletlerden önce vardır.

Hatta vahyin görevi zaman zaman iktidarın karşısında durmaktır.

Musa'nın Firavun'a gönderilmesi bunun en açık örneklerinden biridir.

“Firavun'a gidin. Çünkü o azdı.”

Tâhâ 20:43

Burada din iktidarın ürettiği bir araç değildir.

Tam tersine vahiy, iktidarın karşısına hakikati koymaktadır.


Din yalnızca korkudan doğmuş olabilir mi?

Ölüm insan için büyük bir sorudur.

Kur'an da ölümü sürekli gündeme getirir:

“Her nefis ölümü tadacaktır.”

Âl-i İmrân 3:185

Fakat Kur'an dini yalnızca ölüm korkusuna bağlamaz.

Çünkü vahyin konusu yalnızca ölüm sonrası hayat değildir.

Adalet vardır.

Ahlak vardır.

Sorumluluk vardır.

İbadet vardır.

Toplumsal düzen vardır.

İnsanın kendi nefsini düzeltmesi vardır.

Allah'a kulluk vardır.

Dolayısıyla dini yalnızca “insan ölümden korktu ve öte dünya icat etti” şeklinde açıklamak Kur'an'ın din anlayışını fazlasıyla daraltır.


Din yalnızca doğayı açıklama çabası da değildir

İlk insanın şimşeği görünce korkmuş olması mümkündür.

Yağmurun neden yağdığını bilmemesi de mümkündür.

Fakat Kur'an'ın ortaya koyduğu düşünce şudur:

Bilmemek, yanlış tanrı üretmenin zorunlu nedeni değildir.

Çünkü Kur'an insanı araştırmaya ve düşünmeye çağırır.

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki düşünecek kalpleri olsun?”

Hac 22:46

Ve:

“Devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?”

Ğâşiye 88:17

Gök, yer, yağmur, bitki, hayvan, gece, gündüz...

Bunların tamamı Allah'ın ayetleri olarak sunulur.

Yani doğayı açıklama çabası ile Allah inancı birbirinin düşmanı değildir.

Kur'an açısından doğayı anlamak, doğru kullanıldığında, ayetleri okumaktır.


Bilim geldi ve din bitti mi?

Hayır.

Kur'an açısından böyle bir karşıtlık kurulmaz.

Çünkü Kur'an zaten insanı gözlemlemeye, düşünmeye, araştırmaya ve akletmeye çağırır.

Sorun doğayı açıklamak değildir.

Sorun, açıklayamadığımız her şeyin yerine rastgele ilahlar koymaktır.

Bugün yıldırımın fiziksel mekanizmasını açıklayabiliriz.

Hastalığın mikroorganizmalarla ilişkisini anlayabiliriz.

Gezegenlerin hareketlerini matematikle hesaplayabiliriz.

Bunların bilinmesi Allah fikrini ortadan kaldırmaz.

Tam tersine Kur'an'ın düşünce dünyasında bütün bu düzen, Allah'ın yaratışının bir parçasıdır.

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki onların yanından geçerler de yüzlerini çevirip giderler.”

Yûsuf 12:105


Asıl büyük soru: İnsan Allah'ı mı arıyor, Allah'ı mı değiştiriyor?

Din tarihine Kur'an'ın penceresinden baktığımızda çok farklı bir tablo ortaya çıkıyor.

Başlangıç:

Allah merkezli bir yöneliş.

Sonra:

Ayrışma.

Ardından:

Geleneklerin oluşması.

Sonra:

Allah'a ait olmayan şeylerin dine katılması.

Ardından:

Nebilerin uyarısı.

Sonra yeniden:

Ayrışma.

Bu nedenle Kur'an'da nebilerin ortak mesajı dikkat çekicidir:

“Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka ilahınız yoktur.”

A'râf 7:59

Bu çağrı Nûh'ta vardır.

Hûd'da vardır.

Sâlih'te vardır.

Şuayb'da vardır.

Diğer nebilerde vardır.

Ve son vahiyde de aynıdır.

Bu durumda dinler tarihi yalnızca “insanlar zamanla daha karmaşık dinler ürettiler” şeklinde okunamaz.

Kur'an'ın sunduğu alternatif tarih şudur:

İnsanlık hakikati biliyordu; fakat zaman zaman onu bozdu, parçaladı, kurumsallaştırdı, gelenekleştirdi ve Allah'a ait olmayan şeyleri Allah'a nispet etti.


Din neden hâlâ var?

Transkriptin sonunda çok önemli bir soru soruluyor:

Din neden binlerce yıl sonra hâlâ var?

Kur'an'ın cevabı açısından insanın anlam arayışı önemlidir.

Ama Kur'an insanı yalnızca anlam arayan bir canlı olarak görmez.

İnsan sorumlu bir varlıktır.

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?”

Kıyâmet 75:36

İnsan yaratılmıştır.

Bir amacı vardır.

Sorumludur.

Ve sonunda Allah'a dönecektir.

“Ey insan! Sen Rabbine doğru çaba gösterip durmaktasın; sonunda O'na kavuşacaksın.”

İnşikâk 84:6

Bu yüzden Kur'an açısından dinin kalıcılığının temelinde yalnızca toplumun ortak hikâyeler üretmesi yoktur.

İnsan kendisini, dünyayı ve varoluşu anlamlandırmak zorundadır.

Fakat Kur'an bu arayışın cevabını insanın ürettiği mitlerde değil, Allah'ın vahyinde arar.


Belki de soru yanlış soruluyor

“Din nasıl başladı?” sorusu, eğer yalnızca arkeolojik kalıntılara bakılarak sorulursa cevabı hiçbir zaman kesin olmayabilir.

Bir mezar bulabiliriz.

Bir taş yapı bulabiliriz.

Bir heykel bulabiliriz.

Bir ritüel alanı bulabiliriz.

Ama bunların arkasındaki insanın zihnini doğrudan okuyamayız.

Kur'an ise bize başka bir bilgi verir.

İnsanlığın başlangıcında Allah vardır.

İnsan vardır.

Vahiy vardır.

Sonra ayrışma vardır.

Ve nebiler vardır.

Bu yüzden Kur'an açısından dinin tarihi, insanın Tanrı'yı keşfetme tarihi değil; insanın Allah'tan gelen hakikate karşı tutumunun tarihidir.


Sonuç: İlk din neydi?

Kur'an'ın bütünlüğünden bakıldığında cevap şaşırtıcı derecede sadedir:

İlk din, insanın icat ettiği bir sistem değildi.

Allah'ın insanı yaratmasıyla başlayan bir yönelişti.

İnsan Allah'ı tanımaya, O'na kulluk etmeye ve hayatını O'nun gösterdiği ölçüye göre düzenlemeye çağrıldı.

Sonra insanlar ayrıştı.

Atalarının geleneklerini sorgulamadan benimsedi.

Allah'ın dinine insan sözlerini kattı.

Araya kutsallar, aracılar, ortaklar ve kurumlar koydu.

Bunun üzerine nebiler gönderildi.

Kur'an'ın anlattığı tarih boyunca değişen şey Allah'ın dini değil, insanın dine müdahalesidir.

Bu yüzden Kur'an şöyle der:

“Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.”

Şûrâ 42:13

Ve belki bugün “Din nasıl başladı?” sorusundan daha sarsıcı olan soru şudur:

Din nasıl başladı?

Değil.

Biz başlangıçtaki dini ne zaman değiştirdik?

Çünkü Kur'an'ın anlattığı hikâyede asıl büyük kırılma, insanın bir gün Tanrı fikrini keşfetmesi değildir.

Asıl kırılma, Allah'ın gösterdiği hakikatin üzerine insanın kendi dinini inşa etmeye başlamasıdır.

Ve Kur'an'ın çağrısı yeni bir din kurmak değil, hakikate geri dönmektir:

“O halde yüzünü dine, Allah'ın yaratışına uygun olarak doğrult.”

Rûm 30:30

Belki de insanlık tarihinin en eski sorusu hâlâ önümüzde duruyor:

İnsan dini mi yarattı, yoksa kendisine gösterilen dini mi unuttu?

Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣