DİNİN SAHİBİ ALLAH NE DEMİŞ?
ALLAH’IN DİNİNİ ANLATIYORSUN DA ALLAH’IN NE DEDİĞİNİ BİLİYOR MUSUN?
Aracılar, Şefaat Beklentisi ve İnsanların Gölgesinde Kalan İlahi Mesaj
Adam din anlatmaya başlıyor…
Peygamber şöyle demiş, sahabe böyle yapmış, gavsımız şöyle buyurmuş, şeyhimiz böyle söylemiş, hocamız böyle anlatmış…
Peki, dinin sahibi Allah ne demiş?
Neden insanların sözlerini ezberliyorsun da Allah’ın mesajını anlamak için aynı gayreti göstermiyorsun? Neden dinin merkezine Allah’ın indirdiği kitabı değil de insanların etrafında oluşturulan otoriteleri koyuyorsun?
Herkesin ne dediğini biliyorsun; peki Allah’ın ne dediğini, ayetlerin ne anlama geldiğini, hangi hükmün gerçekten Allah’tan geldiğini araştırıyor musun?
Allah’ın kitabı önündeyken neden sürekli başkalarının din anlatılarına muhtaç kalıyorsun?
Allah’a yakınlaşmak için aracıya mı ihtiyacın var?
Kimi gavsına sarılıyor, kimi şeyhine sığınıyor, kimi hocasının sözünü tartışılmaz kabul ediyor. Kimi de bazı insanları Allah katında özel bir konuma yerleştirerek onlardan manevi yardım ve yakınlık bekliyor.
Hepsi Allah’a yakınlaşmak istediğini söylüyor. Fakat asıl soru şu:
Allah’a yakınlaşmak için neden Allah’ın yetki vermediği aracılara ihtiyaç duyuyorsun?
Allah, Zümer Suresi 3. ayette, Allah’ın yanı sıra veliler edinen ve onlara kendilerini Allah’a daha fazla yaklaştırmaları için kulluk ettiklerini söyleyen insanların gerekçesini aktarır:
“Bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye onlara kulluk ediyoruz…”
Bu ayet, insanı çok temel bir mesele üzerinde düşünmeye çağırır: Allah’a yakınlaşma iddiası, Allah’ın dışında kutsal otoriteler edinmeyi meşru kılar mı?
Bir insanın Allah’a yakın olduğunu düşünmek başka, onu Allah’a ulaşmak için vazgeçilmez bir aracı hâline getirmek başkadır.
Allah’a kulluk ettiğini söylerken Allah ile arana başka otoriteler koyuyorsan, bu tercihini Allah’ın hangi ayetine dayandırıyorsun?
Şefaat kimin yetkisinde?
Aracılık anlayışının önemli dayanaklarından biri de şefaat beklentisidir. Bazı insanlar belirli kişilerin kendilerini Allah katında kurtaracağına, onlar adına mutlaka şefaat edeceğine veya Allah’ın huzurunda özel bir ayrıcalık sağlayacağına inanır.
Peki, Kur’an şefaat konusunda ne söylüyor?
Bakara Suresi 2:48:
“Öyle bir günden sakının ki, kimse kimsenin yerine karşılık ödeyemez; kimseden şefaat kabul edilmez, kimseden fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.”
Bakara 2:255 ise şöyle bildirir:
“İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir?”
Bu iki ayeti birlikte okuduğumuzda önemli bir ayrım ortaya çıkar: Şefaat, insanların dilediği kişiye dilediği zaman sağlayabileceği bağımsız bir güç veya garanti edilmiş bir kurtuluş mekanizması değildir. Bakara 2:255, şefaati Allah’ın iznine bağlar.
Yûnus Suresi 10:18’de de insanların Allah’ın yanı sıra kendilerine ne zarar ne de fayda verebilen varlıklara yönelerek, “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” dedikleri aktarılır.
Allah bu iddiayı sorgulatır:
Allah’ın katında şefaatçi olduklarını düşündüğün kişileri, Allah’ın açık bir delili olmadan nasıl kurtuluş güvencesine dönüştürebilirsin?
Üstelik En‘âm Suresi 6:51, Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, kendileri için Allah’tan başka ne bir veli ne de bir şefaatçi bulunmadığı konusunda uyarmak üzere Kur’an’la uyarılmayı emreder.
Bu ayetleri görmezden gelip belirli insanları ahiret kurtuluşunun güvencesi gibi sunmak, insanı Allah’ın mesajından uzaklaştıran ciddi bir din anlayışı problemidir.
Burada mesele, Allah’ın izin verdiği şefaat ihtimalini inkâr etmek değildir. Mesele, Allah’ın yetkisinde olan bir konuda insanlara bağımsız güç vermek ve şefaati kişisel bağlılıkların güvencesine dönüştürmektir.
İnsanları rab edinmek ne demektir?
Tevbe Suresi 31’de, insanların Allah’ın yanı sıra bilginlerini ve din adamlarını ve nebileri rabler edinmeleri eleştirilir. (bakın; Ali İmrân 80)
Bu ayetleri yalnızca birilerine fiziksel olarak secde etmek şeklinde daraltmak, üzerinde düşünülmesi gereken boyutunu gözden kaçırabilir.
Bir insanı rab edinme tehlikesi, onun sözünü Allah’ın hükmünün önüne geçirmekle de gündeme gelir. Bir din adamının yorumunu sorgulanamaz kabul etmek, Allah’ın helal ve haram sınırlarını onun sözüyle yeniden belirlemek ve din konusunda son sözü ona vermek, insan otoritesini dinin ölçüsü hâline getirme problemidir.
Elbette bir âlime danışmak, bir hocadan öğrenmek veya bir insanın bilgisinden yararlanmak tek başına kulluk değildir. Asıl mesele, o insanın sözünün hangi konuma yerleştirildiğidir.
Bir insan yanılabilirken onun sözünü neden yanılmaz kabul ediyorsun? Bir yorum delile muhtaçken onu neden dinin değişmez hükmü gibi savunuyorsun?
Allah’ın mesajını anlamaya çalışan insan, isimlerin büyüklüğüne değil, ortaya konulan delile bakmalıdır.
Allah’ın mesajı neden ikinci plana düşüyor?
İşin en çarpıcı tarafı burada başlıyor.
İnsanlar din adına sayısız tartışma yapıyor. Kimin ne dediğini, hangi şeyhin hangi görüşü savunduğunu, hangi hocanın hangi yorumu benimsediğini konuşuyorlar. Fakat Allah’ın ayetlerini bağlamıyla okuyup anlamak çoğu zaman bu tartışmaların gerisinde kalıyor.
Oysa En‘âm Suresi 114’te şöyle buyrulur:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size kitabı açıklanmış olarak indiren O’dur…”
Bu ayet, din konusunda hüküm ve ölçü meselesini gündeme getirir. Allah’ın indirdiği mesajı bir kenara bırakıp insanların sözlerini dinin nihai ölçüsü hâline getirmek, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tercihtir.
Kur’an’ı okumak, anlamak, ayetleri birbirleriyle değerlendirmek ve iddiaları Allah’ın mesajı karşısında sınamak yerine, yalnızca bir otoritenin söylediklerini tekrar etmek insanı hakikate ulaştırmayabilir.
Allah’ın kitabını taşıyıp mesajını araştırmamak, din adına konuşup dinin sahibinin ne söylediğini ihmal etmek ne büyük bir çelişkidir!
Son soru: Allah’a mı teslimsin, insanlara mı?
Bir düşün…
Ömrün boyunca din adına konuşuyorsun. İnsanlara doğruyu ve yanlışı anlatıyorsun. Helal ve haram konusunda hükümler veriyorsun. Şefaatten söz ediyor, insanlara manevi kurtuluş yolları gösteriyorsun.
Peki, anlattıklarının hangisi Allah’ın açık mesajı, hangisi insan yorumu? Bunları birbirinden ayırıyor musun?
Bir insanı sevmek başka, onu dinin ölçüsü hâline getirmek başkadır. Birinden bilgi almak başka, onun sözünü sorgulanamaz kabul etmek başkadır. Allah’ın izin verdiği bir şefaati kabul etmek başka, bir insanı kurtuluşun garantisi saymak bambaşkadır.
Allah’ın kitabı önündeyken kendine şu soruyu sor:
Allah’ın huzurunda, din adına savunduğun her şeyi hangi delille açıklayacaksın?
Din anlatacaksan önce Allah’ın ne dediğini öğren. Peygamber’i anlatacaksan onun getirdiği mesajı göz ardı etme. Âlimleri dinleyeceksen onların da insan olduğunu ve yanılabileceklerini unutma. Hiçbir insanı, hiçbir makamı ve hiçbir geleneği Allah’ın sorgulanamaz otoritesi hâline getirme.
Çünkü dinin sahibi Allah’tır. Şefaatin mutlak yetkisi de O’na aittir. İnsanların görevi, Allah adına ayrıcalık dağıtmak değil, hakikati deliliyle araştırmaktır.
Son söz:
Allah’ın kitabını açmaya üşenip insanların sözleriyle din kuruyorsan, Allah’a yakınlaşmak isterken aracılara bağlanıyorsan, şefaati Allah’ın yetkisinden çıkarıp insanların güvencesi gibi görüyorsan dur ve düşün:
Sen gerçekten Allah’ın dinine mi teslimsin, yoksa Allah’ın dini diye sana öğretilen insan otoritelerine mi?
Bu sorunun cevabını başkalarının değil, Allah’ın mesajı karşısında senin vermen gerekiyor.
UYARI / HATIRLATMA

Yorumlar
Yorum Gönder