BİR ÜMMETE NEBİ GELMESİ HER ZAMAN AVANTAJ MIDIR?



BİR ÜMMETE NEBİ GELMESİ HER ZAMAN AVANTAJ MIDIR?

İlahi Risalet: Lütuf mu, ağırlaşan sorumluluk mu?

Giriş: Hakikati duymak mı, onunla sınanmak mı?

Bir topluma nebi gönderilmesi büyük bir imkândır. Çünkü insan, kendisine ulaşan ilahi mesaj sayesinde doğruyla yanlışı ayırt etme fırsatı bulur. Fakat meseleye yalnızca bu açıdan bakarsak önemli bir gerçeği gözden kaçırırız: Hakikatle doğrudan karşılaşmak, sorumluluğu da beraberinde getirir.

Bir toplum kendisini uyaran bir elçiye kavuşmuşsa artık önünde önemli bir sınav vardır: Gelen mesajı mı izleyecek, yoksa alışkanlıklarını, çıkarlarını ve atalarından devraldığı inançlarını mı savunacaktır?

İşte burada düşündürücü bir soru ortaya çıkıyor: Bir topluma nebi gönderilmesi o toplum için bir lütufsa, bu lütfu reddetmenin sonuçları ne olacaktır? Acaba kendisine uyarıcı ulaşmamış bir insanla, uyarıyı duyduğu hâlde ona sırtını dönen insan aynı durumda mıdır?

Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk ilkesi, bu soruyu ciddiyetle ele almamızı gerektiriyor.

1. Allah uyarıcı gönderir; insan ise tercihinden sorumludur

Allah şöyle bildirir:

“Kim doğru yolu bulursa kendi lehine bulur; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir yük taşıyan başkasının yükünü taşımaz. Biz bir elçi göndermedikçe azap etmeyiz.” (İsrâ 15)

Bu ayet, konunun temelini ortaya koyar. Allah, elçi göndermeden azap etmeyeceğini bildiriyor. Demek ki ilahi adalet, insanın sorumluluğuyla doğrudan bağlantılıdır.

Ancak buradan “Bir topluma nebi gelmesi kötü bir şeydir” sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Çünkü elçi, insanlara hakikati ulaştırmak ve onları uyarmak için gönderilir. Asıl mesele, bu uyarının ardından insanın nasıl bir tercih yaptığıdır.

Uyarı, insanın önündeki mazeret alanını daraltabilir; fakat her insanın mesajı gerçekten anlayıp anlamadığı, ona ne ölçüde erişebildiği ve hangi şartlarda yaşadığı da adalet değerlendirmesinde göz ardı edilemez.

2. Her topluma uyarıcı gelmesi ne anlama gelir?

Kur’an şöyle der:

“Andolsun, biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ diyen bir elçi gönderdik.” (Nahl 36)

Bir başka ayette ise şöyle bildirilir:

“Hiçbir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” (Fâtır 24)

Bu ayetler, ilahi uyarının insanlık tarihindeki yerini gösterir. Fakat önemli bir ayrım vardır: Bir toplumun geçmişinde uyarıcının bulunmasıyla, o toplumdaki her bireyin mesajı doğru biçimde öğrenmiş olması aynı şey değildir.

Kur’an’ın ölçüsü, yalnızca bir elçinin tarih sahnesine çıkmış olması değil, insanın hakikat karşısındaki tutumudur.

Nitekim Allah şöyle buyurur:

“Bunlar, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak elçiler gönderdik ki elçilerden sonra insanların Allah’a karşı bir mazeretleri olmasın.” (Nisâ 165)

Buradaki amaç insanları cezalandırmak için bir bahane üretmek değil, ilahi adaletin gerçekleşmesidir. Elçiler uyarır; insan ise kendisine ulaşan mesaj karşısında tavrıyla sınanır.

3. Tevbe 97: Araplar hakkında ne söyleniyor?

Aradığımız ayet Tevbe suresinin 97. ayetidir. Ayette şöyle buyrulur:

“Araplar, küfür ve nifak bakımından daha ileri ve Allah’ın elçisine indirdiği sınırları bilmemeye daha yatkındırlar. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (Tevbe 97, anlam aktarımı)

Burada önemli bir ayrıntı var: Ayette bütün Araplar hakkında genel bir hüküm verilmez; el-A‘râb, yani özellikle bedevi topluluklar konu edilir. Üstelik hemen ardından gelen ayetlerde bedeviler arasında farklı tutumlara sahip insanların bulunduğu da belirtilir.

Tevbe 98, harcadıklarını kayıp sayan ve müminlerin başına felaket gelmesini bekleyen bedevilerden söz eder. Tevbe 99 ise Allah’a ve ahiret gününe inanan, harcadıklarını Allah’a yakınlaşma vesilesi gören bedevileri anlatır.

Dolayısıyla ayetleri bağlamından koparıp bütün bir milleti suçlamak doğru değildir.

Bununla birlikte 97. ayet'deki uyarı son derece düşündürücüdür: İlahi sınırları öğrenmeye uzak durmak, inkâr ve nifakla birleştiğinde ciddi bir sorumluluk doğurur. Bir topluma mesajın ulaşmış olması, o toplumun mesajı benimseyeceği anlamına gelmez.

Buradan çıkarılacak ders, Arapları suçlamak değil, hakikate eriştiği hâlde onu öğrenmeye yanaşmayan her insanın kendi tutumunu sorgulamasıdır.

4. Bir topluma nebi gelmesi neden ağır bir sınava dönüşebilir?

Şöyle düşünelim: Bir insan, doğruyla yanlışı ayırmasına yardımcı olacak bir uyarı almamış olabilir. Bir başkası ise uyarıyı duymuş, mesajın ne dediğini öğrenme imkânına sahip olmuş, buna rağmen çıkarları uğruna onu reddetmiş olabilir.

Bu iki durumu hiçbir ayrım gözetmeden aynı kefeye koyabilir miyiz?

Kur’an, insanın sorumluluğunu ve yapılanların karşılığını vurgular:

“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yaparsa onu görür.” (Zilzâl 7-8)

Buradaki ölçü, bir toplumun hangi coğrafyada yaşadığı ya da hangi kavme mensup olduğu değildir. Ölçü, insanın yaptığı ve tercih ettiği şeydir.

Nebi gönderilmesi, bir topluma hakikati öğrenme fırsatı sunar. Fakat bu fırsat, kibirle, çıkarla, atalara bağlılıkla veya otoriteyi kaybetme korkusuyla reddedilirse insan kendi aleyhine tanıklık edecek bir tercihte bulunmuş olur.

Lütuf, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; sorumluluk, lütfun nasıl karşılandığını ortaya çıkarır.

5. Peki, bugün bize ulaşan mesajın sorumluluğunu taşıyor muyuz?

Konunun geçmişte yaşayan toplumlarla sınırlı olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur.

Bugün Kur’an’ı okuyabilen, ayetleri inceleyebilen ve din adına ileri sürülen iddiaları sorgulayabilen insanlar da bir seçimle karşı karşıyadır: Allah’ın indirdiği mesajı bizzat araştırmak mı, yoksa başkalarının anlattıklarıyla yetinmek mi?

Allah şöyle buyurur:

“Rabbinizden size indirilene uyun; O’ndan başka velilerin peşinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (A‘râf 3)

Bu ayet, insanın dinî sorumluluğunu başkalarına devredemeyeceğini hatırlatır. Bir din anlatıcısının, bir topluluğun veya bir geleneğin söylediklerini sorgulamadan benimsemek, insanı kendi sorumluluğundan kurtarmaz.

Elbette birinden bilgi öğrenmek başka, o kişiyi Allah’ın mesajının üstünde bir otoriteye dönüştürmek başkadır. Sorun, bilgiden yararlanmak değil; Allah’ın indirdiği ölçüyü terk ederek insan sözünü dokunulmaz hâle getirmektir.

Sonuç: Asıl mesele, uyarının gelmesi değil, ona verilen cevaptır

Bir ümmete nebi gönderilmesi başlı başına kötü bir şey değildir. Aksine bu, insanlara doğru yolu gösteren önemli bir imkândır. Fakat bu imkânın ağır bir sorumluluk taşıdığı da açıktır.

Kur’an’ın mesajı şudur: İnsan, kendisine ulaşan hakikat karşısında nasıl davrandığından sorumludur. Uyarıyı duymak tek başına kurtuluş sağlamadığı gibi, bir toplumun tarih boyunca nebiye sahip olmuş olması da o toplumun bütün bireylerini otomatik olarak haklı veya suçlu yapmaz.

Öyleyse soruyu doğru soralım:

Bir topluma nebi gelmesi iyi midir, kötü müdür?

Asıl soru şudur: Allah’ın mesajı sana ulaştığında ona mı uyacaksın, yoksa onu duyduğun hâlde kendi arzularını ve başkalarının sözlerini mi öne çıkaracaksın?

Çünkü mesele, kimin döneminde yaşadığın değil; sana ulaşan hakikat karşısında ne yaptığındır.


Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣