Rabb'in Tek Anılması Neden Rahatsız eder?
Tevhid Bilinci ve Kalbin Sükûneti: Allah'ın Tekliği mi, Allah'a Yakınlaştırıldığı Söylenenler mi?
Giriş: Allah'ın Rab olarak Tekliği Neden Bazılarını Rahatsız Eder?
Kur’an’da tevhid, yalnızca Allah’ın bir olduğunu kabul etmekten ibaret değildir. Tevhid, Allah’ın hükümde, dinin belirlenmesinde ve kullukta tek merci olduğunu kabul etmektir. Bu nedenle tevhid meselesi, insanın yalnızca neye inandığıyla değil, din adına kimin sözüne hangi konumu verdiğiyle de ilgilidir.
İsrâ sûresinin 46. ayeti, bu konuda sarsıcı bir gerçeği ortaya koyar:
“Kur’an’ı anlamamaları için kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Kur’an’da Rabbini bir tek olarak andığın zaman, ahirete inanmayanlar nefretle uzaklaşırlar.” (İsrâ 17:46)
Ayetin dikkat çektiği nokta açıktır: Allah’ın tek başına anılması, bazı insanlarda rahatsızlık meydana getirmektedir. Buradaki vahdehû ifadesi, O’nun tek başına anılmasına dikkat çeker. Öyleyse şu soruyu sormak gerekir: Allah’ın tek başına anılması neden rahatsızlık doğursun? Allah’ın birliğine inanmak, insanı özgürleştiren bir hakikat değil midir?
Sorunun cevabı, yalnızca Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmekle, Allah’ın din üzerindeki tek otorite olduğunu kabul etmek arasındaki farkta aranmalıdır. İnsan Allah’ın bir olduğunu söyleyebilir; fakat dinini açıklarken Allah’ın yanında başka otoriteler oluşturabilir. Böylece dilde tevhid korunurken dinin kaynağında ortaklık meydana gelebilir.
1. Tevhid: Allah’ın Birliğinden Dinde Tek Otoriteye
Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid, Allah’ın yalnızca evrenin yaratıcısı olduğunu kabul etmekle sınırlı değildir. Allah, din konusunda da hüküm koyan ve kullarının neye inanacağını belirleyen tek mercidir.
En‘âm sûresinin 114. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitap’ı açıklanmış olarak indiren O’dur.” (En‘âm 6:114)
Bu ayet, dinî otorite meselesini doğrudan gündeme getirir. Allah’ın indirdiği Kitap açıklanmışken din adına hüküm koyma yetkisi kime verilebilir? Bir insanın, bir topluluğun veya geçmişte yaşamış bir otoritenin sözü, Allah’ın dinini belirleyen bağımsız bir merci hâline getirilebilir mi?
Tevhid bilinci, bu soruların cevabını Allah’ın kendisinde bulur. İnsanların bilgisi, değerlendirmesi ve açıklaması olabilir; ancak bunlar Allah’ın hükmünün yerine geçirilemez. Bir görüşün geçmişten gelmesi, çok kişi tarafından benimsenmesi veya kutsal kabul edilen bir kişiye nispet edilmesi, onu kendiliğinden ilahî hükme dönüştürmez.
Bu nedenle tevhid, yalnızca “Allah birdir” demek değil, Allah’ın din üzerindeki yetkisini de birlemektir.
2. İki Elin Arasında Yazılan Din: İnsan Neden Kitap Yazar?
İnsanın iki eliyle kitap yazması, bilgi üretmesi, düşüncelerini kaydetmesi ve öğrendiklerini başkalarına aktarması doğal bir faaliyettir. Sorun, kitap yazılması değil; insan eliyle yazılan bir metnin Allah’ın dini üzerinde belirleyici bir otoriteye dönüştürülmesidir.
Burada sarsıcı bir soru ortaya çıkmaktadır:
Allah’ın dini için neden başka kitaplara ihtiyaç duyulmaktadır? Allah’ın indirdiği Kitap’ın yanında, dinin ne olduğunu belirleyen ikinci bir kaynak neden oluşturulmaktadır?
İnsanlar tarih boyunca inançlarını açıklamak, olayları yorumlamak, öğrendiklerini aktarmak ve dinî meseleleri anlamlandırmak için eserler yazmışlardır. Bu eserlerin varlığı tek başına bir sorun değildir. Asıl mesele, insanın yazdığı metnin hangi konuma yerleştirildiğidir.
Bir kitap araştırmaya yardımcı olabilir; fakat Allah’ın indirdiği Kitap’ın önüne geçirildiğinde, yardımcı olmaktan çıkar ve hüküm belirleyen bir otoriteye dönüşür. İnsan sözü, ilahî sözle aynı seviyeye yerleştirildiğinde veya ilahî sözün anlaşılması için vazgeçilmez bir din kaynağı kabul edildiğinde, tevhid açısından ciddi bir soru doğar.
İsrâ sûresinin 36. ayeti bu konuda önemli bir ölçü koyar:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ 17:36)
Bu ayet, insanı başkalarının söylediklerini sorgulamadan benimsemekten uzaklaştırır. Bir sözün kime ait olduğu kadar, hangi bilgiye dayandığı da önemlidir. İnsan, bir düşünceyi sırf geçmişten geldiği, saygın görülen birine nispet edildiği veya çoğunluk tarafından kabul edildiği için doğru sayamaz.
Dolayısıyla mesele, insanın kitap yazması değildir. Mesele, insanın kendi eliyle yazdığı bir metne Allah adına din belirleme yetkisi vermesidir.
3. Allah’a Yakınlık Nispet Edilenler: Din Neden Onların Etrafında Şekillenir?
Din anlayışındaki temel sorunlardan biri de Allah’a yakın olduğu düşünülen kişilerin zamanla dinin açıklayıcısı olmaktan çıkarılıp dinin vazgeçilmez belirleyicileri hâline getirilmesidir.
Bir insana değer vermek, onun bilgisinden yararlanmak veya güzel davranışlarını örnek almak başka şeydir; o insanın Allah katındaki konumunu gerekçe göstererek sözlerini sorgulanamaz kabul etmek başka şeydir.
Kur’an, Allah’a yakınlık iddiasının insanı otomatik olarak otorite sahibi yapmadığını gösterir.
Âl-i İmrân sûresinin 79. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah’ın kendisine Kitap, hüküm ve nebilik verdiği hiçbir insanın, insanlara ‘Allah’ın yanı sıra bana kullar olun’ demesi düşünülemez. Aksine, ‘Kitap’ı öğretmeniz ve öğrenmeniz sebebiyle Rabb’e bağlı kimseler olun’ der.”
Bu ayetin ortaya koyduğu ayrım son derece önemlidir. İlahi bilgiyle donatılmış bir insanın görevi, insanları kendisine bağlamak değil, onları Rablerine yöneltmektir. Nebilik bile insanı kulluğun merkezine yerleştirmez; insanları Allah’a kulluğa çağırır.
Âl-i İmrân sûresinin 80. ayeti de nebilerin ve meleklerin rabler edinilmesini emretmeyeceğini bildirir. Böylece Allah’a yakınlık atfedilen varlıkların, Allah’ın yanında dinî otoriteye dönüştürülmesi reddedilir.
Burada sorulması gereken soru şudur:
Bir insanı Allah’a yakın kabul etmek, o insanın sözlerini Allah’ın sözüyle aynı konuma yerleştirme hakkı verir mi?
Kur’an açısından bir kişinin Allah’a yakınlığına dair kanaatimiz, ona Allah’ın vermediği bir yetkiyi vermemizin gerekçesi olamaz. Çünkü Allah’a yakınlık iddiası, Allah’ın hükmüne ortak olma yetkisi değildir.
İnsan, Allah’a ulaşmak için başka bir insanı ilahî otoritenin ortağına dönüştürmek zorunda değildir. Allah, kullarının kendisine yönelmesini ister; aralarına sorgulanamaz otoriteler yerleştirmelerini değil.
4. Allah’ın Yanında Başka Rabler Edinmek Ne Demektir?
Rab kavramı, Kur’an’da yalnızca yaratıcı anlamıyla sınırlı olmayan; yetiştiren, yöneten ve hükmeden otoriteyi de içeren bir bağlamda kullanılır. Bu nedenle bir insanın dilinde Allah’ın birliğini kabul etmesi, hayatında bütün otoriteleri Allah’ın hükmüne tabi tuttuğu anlamına gelmeyebilir.
Bir kişi Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul ettiği hâlde din konusunda başka bir otoritenin sözünü son hüküm sayıyorsa, burada tevhidin otorite boyutu sorgulanmalıdır.
Bu durum yalnızca belirli kişilere tapmakla sınırlı değildir. Bir insanın sözünü, bir geleneği veya bir topluluğun yorumunu sorgulanamaz hâle getirmek de aynı soruyu gündeme getirir: Din adına son sözü kim söylemektedir?
Kur’an, bu konuda ölçüyü açıkça ortaya koyar:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din budur.” (Yûsuf 12:40)
Bu ayet, tevhidi hüküm meselesiyle doğrudan ilişkilendirir. Allah’ın tekliği, yalnızca göklerdeki yaratıcıya ilişkin bir kabul değildir; insanın hayatını hangi hükme göre düzenleyeceğiyle de ilgilidir.
Elbette her insandan öğrenmek, bir uzmanın bilgisinden yararlanmak veya bir metni incelemek başka bir otoriteyi rab edinmek anlamına gelmez. Ayrım, insan bilgisinin Allah’ın hükmüne tabi tutulup tutulmadığında ortaya çıkar. İnsan sözü araştırılabilir, tartışılabilir ve yanlışlanabilir; Allah’ın hükmü ise insanın kanaatine göre değiştirilip başka bir hükümle ikame edilemez.
5. Tevhid Bilinci İnsana Özgürlük Kazandırır
Allah’ın tekliğini idrak etmek, insanın iç dünyasındaki dağınıklığı ortadan kaldırır. Çünkü insan, kendisini memnun etmek zorunda hissettiği otoritelerin sayısı arttıkça onların beklentileri arasında sıkışabilir.
Kimi zaman makamını kaybetmemek için susar, kimi zaman toplum tarafından dışlanmamak için düşüncesini gizler, kimi zaman da saygın kabul edilen kişilerin sözlerini sorgulamaktan çekinir.
Tevhid bilinci, insanı bu bağımlılıklardan kurtulmaya çağırır. Allah’ın hükmünü merkeze alan insan, başkalarının kınamasını hakikatin ölçüsü saymaz. Makamı, serveti veya toplumsal itibarı uğruna doğru bildiğinden vazgeçmemeye çalışır.
Ancak bu özgürlük, insanın kendi düşüncesini mutlaklaştırması değildir. Kişi kendi aklını da Allah’ın hükmünün üstüne çıkaramaz. Özgürlük, bir otoriteden kurtulup başka bir insanın veya kendi nefsinin otoritesine teslim olmak değil, hakikati Allah’ın indirdiği ölçüyle araştırabilmektir.
İsrâ sûresinin 46. ayetindeki uyarı bu bakımdan önemlidir. Rabb’in tek başına anılması, Allah’ın yanında başka dinî otoriteler oluşturulmasına alışmış zihinleri rahatsız edebilir. Fakat mümin için asıl ölçü, insanların tepkisi değil, Allah’ın ne bildirdiğidir.
6. Hayatın Merkezinde Allah’ın Birliği
Tevhid, yalnızca inanç cümlelerinde değil, hayatın tamamında karşılık bulmalıdır.
En‘âm sûresinin 162-163. ayetlerinde şöyle buyrulur:
“De ki: Şüphesiz benim salâtım, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bana böyle emredildi ve ben Müslümanların ilkiyim.”
Bu ayetlerde hayatın, ölümün ve bütün yönelişlerin Allah’a ait olduğu ifade edilir. Tevhid, insanın yalnızca belirli zamanlarda Allah’ı anması değil, bütün yaşamını O’nun belirlediği hakikat doğrultusunda düzenlemesidir.
Allah’ın birliğini kabul eden insan, başkalarının takdirini hayatının nihai amacı hâline getirmez. Rızkı verenin Allah olduğunu bilmek, insanın haksızlık karşısında eğilip bükülmesini engeller. Hükmün Allah’a ait olduğunu bilmek, din adına ortaya atılan her iddiayı sorgulamasını sağlar. İnsanların Allah’a yakınlık iddialarını mutlaklaştırmamak ise kulluğun yönünü korur.
Bu anlayış, insanı dünyadan koparmaz; aksine dünyadaki sorumluluklarını daha bilinçli biçimde yerine getirmesine yardımcı olur. Çünkü tevhid, insanın hayatını değersizleştirmek değil, hayatın bütün alanlarında hakikati merkeze almaktır.
Sonuç: Allah’a Yakınlık İddiası mı, Allah’ın Sözü mü?
Tevhid bilinci, Allah’ın tek olduğunu söylemekle tamamlanmaz. Asıl soru, din adına hüküm belirleme yetkisinin kime verildiğidir.
İnsanlar kitap yazabilir, görüşler geliştirebilir, geçmişi yorumlayabilir ve birbirlerinden öğrenebilirler. Ancak insan eliyle ortaya konan hiçbir metin, yalnızca yazarı saygın görüldüğü veya Allah’a yakın olduğu düşünüldüğü için Allah’ın dinini belirleyen bağımsız bir otoriteye dönüşemez.
Nebilerin görevi insanları kendilerine bağlamak değil, Rablerine yöneltmektir. Bilgi sahibi insanların görevi de kendi sözlerini sorgulanamaz kılmak değil, hakikatin anlaşılmasına katkıda bulunmaktır.
Bu nedenle şu sorularla yüzleşmek gerekir:
Allah’ın indirdiği Kitap varken, dinin ölçüsünü belirleyen ikinci bir otorite neden oluşturulur?
Allah’a yakın olduğu düşünülen bir insanın sözü, hangi gerekçeyle Allah’ın hükmünün önüne geçirilir?
İnsan, Allah’a kulluk ettiğini söylerken farkında olmadan başka insanların sözlerini dinin vazgeçilmez hükümleri hâline getiriyor olabilir mi?
Tevhid, bu soruları sormaktan kaçınmak değil, cevaplarını Kur’an’ın ışığında aramaktır.
Gerçek özgürlük, insanları değersiz görmekte veya bütün insan bilgisini reddetmekte değildir. Gerçek özgürlük, hiçbir insanı Allah’ın yerine koymamak, hiçbir beşerî sözü Allah’ın sözüyle özdeşleştirmemek ve kulluğun yönünü yalnızca Allah’a çevirmektir.
Allah’ın tekliği, yalnızca kaç ilah kabul ettiğimizle değil, din adına kimin hükmünü son söz saydığımızla da ilgilidir. Tevhid, Allah’a yakın olduğu söylenenlerin etrafında örülen otorite halkalarını sorgulamak ve yeniden Allah’ın indirdiği ölçüye dönmektir.

Yorumlar
Yorum Gönder