ALLAH NEDEN HERKESİ ZORUNLU OLARAK İMAN ETTİRMEDİ?

 



ALLAH NEDEN HERKESİ ZORUNLU OLARAK İMAN ETTİRMEDİ?

Kur'an'ın İmtihan, Özgür İrade ve Hidayet Anlayışı

İnsanlık tarihinin en temel sorularından biri şudur: Eğer Allah her şeye kadirse, neden bütün insanları zorunlu olarak iman ettirmiyor?

Kur'an bu soruya, Allah'ın kudretini değil; sünnetini ve muradını anlatarak cevap verir. Mesele Allah'ın güç yetirememesi değil, insanı irade sahibi bir varlık olarak yaratmış olmasıdır. Allah dileseydi yeryüzünde tek bir inkârcı bile bırakmaz, bütün insanları aynı inanç üzerinde toplardı. Ancak O, zorunlu bir teslimiyet değil; özgür iradeyle gerçekleşen bilinçli bir imanı murat etmiştir.

En'âm Suresi 35. ayet bunu açıkça ortaya koyar:

"Eğer Allah dileseydi onları hidayet üzerinde toplardı."

Bu ifade son derece nettir. Yeryüzünde inkârın bulunması Allah'ın kudretinin sınırlı olmasından değil, insana tanınan tercih alanındandır.

Şuarâ Suresi 4. ayet ise bu gerçeğin başka bir yönünü gösterir:

"Eğer dilersek onların üzerine gökten bir ayet indiririz de boyunları ona eğilip kalır."

Allah, insanın iradesini ortadan kaldıracak ezici bir müdahalede bulunmamıştır. Çünkü böyle bir durumda iman, bilinçli bir tercih olmaktan çıkar; zorunlu bir boyun eğmeye dönüşürdü. Oysa göklerde ve yerde bulunan sayısız varlık zaten yaratılışları gereği Allah'ın yasalarına boyun eğmektedir. İnsandan istenen ise iradesiz bir teslimiyet değil, aklı ve vicdanıyla yaptığı bilinçli yöneliştir.

Bu hakikat başka ayetlerde de tekrar edilir:

"Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. O hâlde sen insanları mümin olmaları için zorlayacak mısın?" (Yûnus 99)

Bu ayet, nebînin görevinin insanları iman etmeye zorlamak olmadığını açıkça ortaya koyar. Nebînin görevi yalnızca vahyi tebliğ etmektir; insanların görevi ise hakikat karşısında özgür iradeleriyle karar vermektir.

Nitekim Kur'an şöyle buyurur:

"Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan ayrılmıştır." (Bakara 256)

Doğru yol açıklandıktan sonra tercih insana bırakılmıştır. Çünkü baskıyla oluşan bir inanç, Kur'an'ın tarif ettiği iman değildir. İman; aklın, vicdanın ve kalbin ortak tercihidir.

Kur'an'ın değer verdiği iman, görünen karşısında mecburen teslim olmak değil; görünmeyen hakkında deliller üzerinde düşünerek hakikati kabul etmektir. Bu nedenle takva sahiplerinin ilk özelliği şöyle açıklanır:

"Onlar gayba iman ederler." (Bakara 3)

Gayba iman, körü körüne inanmak değildir. Allah'ın ayetleri üzerinde aklederek, vahyi değerlendirerek ve yaratılış delillerini okuyarak hakikati benimsemektir. Eğer Allah insanı zorunlu olarak iman ettirseydi, gayb ortadan kalkar; herkes gördüğüne mecburen teslim olurdu. Böyle bir teslimiyetin ise ahlaki bir değeri olmazdı.

Bunun en çarpıcı örneği Firavun'dur. Boğulma anında artık hakikat bütün açıklığıyla ortaya çıkınca iman ettiğini söyledi. Ancak ona:

"Şimdi mi?" (Yûnus 90-91)

denildi. Çünkü tercih imkânı sona ermişti. İmtihan bitince gelen iman, imtihanın konusu olmaktan çıkar.

Bu nedenle Kur'an insanı sürekli düşünmeye çağırır:

  • Hiç akletmez misiniz?
  • Hiç düşünmez misiniz?
  • Hiç tefekkür etmez misiniz?

Kur'an'ın istediği körü körüne teslimiyet değil, bilinçli imandır.

Kehf Suresi 29. ayet bu özgürlüğü şöyle ifade eder:

"Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin."

Bu ifade inkârı övmemekte, insanın tercihinden sorumlu olduğunu bildirmektedir. Çünkü tercih olmayan yerde sorumluluk da olmaz.

Üstelik insan bu imtihanda tamamen rehbersiz bırakılmamıştır. Allah vahyini indirmiş, elçiler göndermiş, akıl vermiş ve insanın özüne hakikati tanıyabilecek bir fıtrat yerleştirmiştir. A'râf Suresi 172. ayette anlatılan misak, insanın hakikate yabancı olmadığını gösterir. Tebliğ ise bu fıtratı yeniden hatırlatmaktır.

Kur'an'a göre dünya bir imtihan alanıdır:

"Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur." (Mülk 2)

İmtihanın gerçekleşebilmesi için seçeneklerin bulunması gerekir. İnsan kötülüğü seçme imkânına sahip olmasaydı, iyiliğinin de bir anlamı kalmazdı. İşte bu yüzden insan, meleklerden farklı olarak irade sahibi yaratılmıştır.

Allah insanları tek tip yapmayı da murat etmemiştir. Rûm Suresi 22. ayette dillerin ve renklerin farklılığı Allah'ın ayetlerinden sayılır. Hûd Suresi 118. ayette ise şöyle buyrulur:

"Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı."

Demek ki farklılık da ilahî planın bir parçasıdır. Mâide Suresi 48. ayet ise bu farklılığın çatışma için değil, hayırlarda yarışmak için olduğunu bildirir.

Kur'an hidayetin kapısını herkese açmıştır:

"Biz ona iki yolu göstermedik mi?" (Beled 10)

Yol gösterilir; fakat yürümek insana bırakılır.

Başka bir ayette ise şöyle buyrulur:

"Kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir. Kim saparsa kendi aleyhine sapmış olur." (İsrâ 15)

Allah kimseye haksızlık etmez. İnsan kendi tercihinin sonucunu yaşar.

Şûrâ Suresi 48. ayette nebîye şöyle buyrulur:

"Sana düşen yalnızca tebliğ etmektir."

Bu ilke, din adına baskı kuran bütün anlayışları geçersiz kılar. Allah'ın nebîsine bile insanların kalplerini yönetme yetkisi verilmemiştir.

Kur'an'ın ortaya koyduğu tablo açıktır. Allah ayetlerini indirir, delillerini gösterir, akıl verir, elçiler gönderir, insanı uyarır ve seçim yapabilecek bir bilinç oluşturur. Bundan sonrası insanın iradesine bırakılmıştır.

Sonuç

En'âm Suresi 35. ayet, Allah'ın dileseydi bütün insanları hidayet üzerinde toplayabileceğini bildirirken, aynı zamanda imtihanın özünü de açıklar. Allah baskıyla oluşan bir teslimiyet değil; bilgiye, delile ve özgür tercihe dayanan bir iman murat etmiştir.

İmanın değeri, zorunlu olmasından değil; insanın hakikati araştırıp tanıdıktan sonra onu özgür iradesiyle seçmesinden doğar. İşte dünya hayatını anlamlı kılan, hesabı adil yapan ve insanı sorumlu bir varlık hâline getiren temel ilke budur.

Yorumlar

Öne çıkan Makaleler

Kurana göre Sevgi ile Aşk ❤

YASAK MEYVE ? 🍎

Habibullah demek ŞİRKTİR 📣