Kâfirin Sorunu Delil Eksikliği Değil, Teslimiyet Eksikliğidir
Kâfirin Sorunu Delil Eksikliği Değil, Teslimiyet Eksikliğidir
İnsan, çoğu zaman inkârın bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünür. Oysa Kur'an, meselenin bundan çok daha derin olduğunu bildirir. Kâfirin temel problemi, Allah'ın ayetlerini görememesi değildir; o ayetlerin gerektirdiği hayatı kabul etmek istememesidir. Dolayısıyla karşımızdaki problem epistemolojik (bilgisel) bir eksiklik değil; ahlaki, psikolojik ve varoluşsal bir teslimiyet sorunudur.
En'âm Suresi'nde müşrikler, kendilerine sunulan fıtri ve kevnî delilleri görmezden gelerek Nebi’den gökten somut bir mucize indirilmesini isterler. Bunun üzerine Allah şöyle buyurur:
"Dediler ki: 'Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?' De ki: 'Şüphesiz Allah bir ayet indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmez.'" (En'âm 6:37)
Kur'an'ın devamındaki ayetler gösterir ki yeryüzündeki canlılar, gökte uçan kuşlar ve kâinattaki bütün kusursuz düzen zaten Allah'ın apaçık ayetleridir. Sorun ayetin azlığı veya yetersizliği değil; ayetlere karşı takınılan kibirli tavırdır.
Kur'an terminolojisinde kök anlamı "örtmek" (k-f-r) olan küfür, bilinen ve fark edilen bir gerçeğin üzerini bilinçli bir şekilde kapatmak anlamına gelir. İnkâr edenler, gerçeği tamamen bilmedikleri için değil, onu kabul etmek işlerine gelmediği için ondan yüz çevirirler. Neml Suresi, inkârın bu psikolojik ve ahlaki yönünü çok net bir biçimde ortaya koymaktadır:
"Nefisleri onları kesin olarak kabul ettiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden dolayı onları inkâr ettiler." (Neml 27:14)
Kalp gerçeği en derininde sezer ve tanır. Nitekim Kur'an, bu insanların zihnindeki netliğin ne denli yüksek olduğunu sarsıcı bir benzetmeyle açıklar:
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o elçiyi/hakikati), kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile hakkı gizler." (Bakara 2:146)
Bir insanın öz evladını tanımasında nasıl ki bir şüphe veya delil eksikliği olamazsa, inkârcının zihninde de hakikate dair bir belirsizlik yoktur. Problem, hakkın gelmemesi veya tanınmaması değil; geldikten sonra reddedilmesidir: "Hak kendilerine gelince onu yalanladılar." (En'âm 6:5)
Otorite Savası ve Kurulu Düzenin Direnişi
Kur'an, insanların çoğunun Allah'ın varlığını zaten kabul ettiğini bildirir: "Andolsun ki onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan mutlaka 'Allah' derler." (Lokman 31:25) O hâlde kozmik bir yaratıcı tartışması yoktur; asıl kavga, hayatın içindeki hükmün ve otoritenin yalnız O'na ait olmasını kabul edip etmemektir.
Vahyin getirdiği tevhid modeli, toplumun önde gelen elitlerinin (mele') kurduğu sömürü, hegemonya ve konfor alanlarını tehdit eder. Teslimiyet gösterilmediğinde, heva ve arzular ilahlaştırılır ve en açık mucizeler bile birer oyalama taktiğine dönüştürülür. Teslim olmak istemeyen bir akıl, gökten somut bir kanıt inse bile onu anında rasyonalize etmeye programlıdır:
"Onların üzerlerine gökten bir kapı açsak da oradan yukarı doğru yükselseler bile, mutlaka şöyle diyeceklerdir: 'Gözlerimiz boyandı, belki de biz büyülenmiş bir topluluğuz.'" (Hicr 15:14-15)
Geleneksel Sapma: Ayetleri Hadislerle Örtmek
Bu teslimiyet kaçışı ve örtme (küfür) eylemi sadece açık bir ateizm veya dışarıdan bir inkâr biçiminde tezahür etmez. Tarihsel süreçte en tehlikeli örtme biçimi, ironik bir şekilde "dine yardım etme" iddiasıyla ortaya çıkan ve ayetlerin önüne geçirilen "uydurulmuş rivayetler ve hadisler" yoluyla gerçekleşmiştir.
İnsanlar, doğrudan Kur'an'ın sarsıcı, adil ve konfor bozan hükmüne teslim olmak ağır geldiğinde, kendi hevalarına ve kurulu düzenlerine uygun rivayet dünyasını inşa etmişlerdir. Ayetin apaçık mesajını, doğruluğu meçhul rivayetlerin gölgesinde bırakarak işlevsizleştirmek ya da esnetmek, teslimiyet eksikliğinin dini bir kılıfa büründürülmüş halidir. Oysa Kur'an, din adına tek otoritenin ve hükmün yalnızca Allah'ın ayetlerine ait olduğunu ilan eder.
Yolun Çetinliği ve Son Nebi’nin İmtihanı
Ayetlerin tavizsiz duruşuna teslim olmak yerine, onu kendi çıkarlarına ve algılarına göre eğip bükmek isteyen statüko sahipleri, tarih boyunca elçileri ağır baskı altında tutmuştur. Bu yol öyle çetin, öyle ödünsüz bir yoldur ki, Mekke aristokrasisi Son Nebi’yi bile kendi çizgilerine çekebilmek, vahyin keskin sınırlarını kendi lehlerine yumuşatmak için muazzam bir psikolojik ve sosyal kuşatma uygulamıştır. İsrâ Suresi, bu çetin imtihanı ve elçinin üzerindeki ağır baskıyı şöyle deşifre eder:
"Onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurasın diye neredeyse seni bile etkileyip fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, andolsun ki onlara azıcık da olsa meyledecektin." (İsrâ 17:73-74)
Statüko, vahyi tamamen yok edemeyeceğini anladığında, onu alternatif kutsallar ve rivayetler üreterek evilleştirmek, kendi çarkına uydurmak ister. Eğer Allah'ın yardımı ve Son Nebi’nin vahye olan tavizsiz teslimiyeti olmasaydı, hakikat dalgalı bir rivayet denizinde boğulacaktı. Bu ayetler, Allah'ın indirdiği ayetleri bükmeden, örtmeden savunmanın ne denli ağır bir bedel ve dirayet gerektirdiğini gözler önüne serer.
Sonuç
Kur'an'ın ortaya koyduğu tabloda; delil vardır, ayet vardır, uyarı vardır. Kâfirin sorunu delil yetersizliği olmadığı gibi, geleneksel din anlayışının sorunu da kaynak eksikliği değildir.
Asıl sorun; insanın kendi hevasını, kurulu düzenini ve menfaatini Allah'ın hidayetinin önüne koymasıdır. İnkâr ve sapma, entelektüel bir ikna olamama durumu değil; ahlaki bir dikbaşlılıktır. Son Nebi'nin taviz vermediği bu çetin ve dik yolda yürümek; uydurulan hadislerin ve beşerî kabullerin perdesini yırtıp, Allah'ın indirdiği apaçık ayetlerin hükmüne samimiyetle ve kayıtsız şartsız teslim olmayı gerektirir.
UYARI / HATIRLATMA

Yorumlar
Yorum Gönder