Kayıtlar

Allah’ın Terbiye Edici Öğretimi

Resim
  “İnsana Bilmediğini Öğretti”: Rab Olarak Allah’ın Terbiye Edici Öğretimi Kur'an-ı Kerim ’in nüzul sürecini başlatan ilk hitap, sadece bir okuma emri değil; bir inşa çağrısıdır. Alak Suresi “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” buyruğuyla başlar; hemen ardından Allah’ın “kalemle öğreten” ve “insana bilmediğini öğreten” olduğu bildirilir. Bu tertip, öğretmenin Allah’ın Rab oluşunun bir tecellisi olduğunu gösterir. Bu makale, Allah’ın öğretmesini O’nun Rab (terbiye eden) vasfı merkezinde ele alarak; varlık, bilgi ve ahlâk boyutlarını bir bütün halinde değerlendirmektedir. 1. Rab Sıfatının Terbiyesi: Öğretmek, İnşa Etmektir “Rab” kelimesi sahiplikten öte, kademe kademe yetiştirme ve olgunlaştırma anlamı taşır. Allah’ın öğretmesi kuru bir bilgi aktarma değildir; kulunu adım adım kemale sevk eden bir terbiyedir. Kademeli Yetiştirme Alak Suresi’nde insanın “alak”tan yaratılması ile “kalemle öğretilmesi” arasında derin bir bağ vardır. Nasıl ki insan bedenen aşama aşama yaratılmışsa, ...

VAHİY "İlahi İletişim Ağı"

Resim
Vahiy: Varlığın Her Katmanına Nüfuz Eden İlahi İletişim Ağı Kur’ân’da vahiy (وحي), yalnızca peygamberlere indirilen kitaptan ibaret değildir. Kök anlamı itibarıyla hızlı, gizli, doğrudan iletim demektir. Bu iletim bazen bir şeriat, bazen bir ilham, bazen bir içgüdü, bazen de kozmik bir düzen emri olarak tecelli eder. Bu açıdan vahiy, varlığın her katmanına nüfuz eden bir ilahi iletişim ağıdır . Kur’ân’daki örnekleri birlikte düşündüğümüzde karşımıza geniş bir spektrum çıkar. 1. Fıtrî Vahiy: Bal Arısına Yönlendirme Kur'an-ı Kerim Nahl 68–69’da şöyle buyrulur: “Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları şeylerden evler edin…” Buradaki vahiy: Peygamberlik değildir Bilinçli bir tebliğ değildir Şeriat içermez Bu, yaratılış programının kodlanmasıdır. Arının yön bulma kabiliyeti, altıgen petek mimarisi, nektarı bala dönüştürme süreci Kur’ân diliyle “vahiy” olarak isimlendirilir. Demek ki vahiy, biyolojik içgüdü düzeyinde bile ilahi yönlendirmedir. 2. İlha...

Yazı, Adalet ve İlahi Eğitim ​📖

Resim
​📖 Yazı, Adalet ve İlahi Eğitim ​Kur’an’ın en uzun ayeti; bir mucize anlatmaz, bir peygamber kıssası tasvir etmez veya metafizik bir sahne kurgulamaz. Bakara Suresi 282. ayet, borç alıp verirken yazmayı emreder. Bu tercih, başlı başına sarsıcı bir mesajdır: Vahiy, insanın en çok tökezlediği, nefsin en çıplak kaldığı yere inmiştir: Menfaat ilişkileri. ​1. En Uzun Ayetin Ekonomiyle İmtihanı ​Borç; güveni sınar, güç dengelerini açığa çıkarır ve hafızayı zorlar. Kur’an bu noktada duygusallığa yer bırakmaz: “Yazın” der, “Şahit tutun” der, “Üşenmeyin” der. ​Bu sadece teknik bir muhasebe düzeni değildir; bu, adaletin kurumsallaşmasıdır. Hemen birkaç ayet öncesinde faizin (riba) kesin bir dille yasaklanması (Bakara 275-279), 282. ayeti daha anlamlı kılar.  Kur’an, sömürü düzenini yıkarken yerine sadece "sadaka" gibi gönüllü yardımları değil, hukukla korunan, faizsiz bir borçlanma sistemini koyar. ​2. “Yazmak” Ne Anlama Gelir? ​Arapça “ketebe” kökü sıradan bir fiil değil...

Hakikati Seçen Akıl ve Ezeli Sözleşme

Resim
Hakikati Seçen Akıl ve Ezeli Sözleşme Kur’an-ı Kerim, insanı pasif bir boyun eğici değil, hakikati ayırt eden muazzam bir irade olarak inşa eder. Zümer Suresi 18. ayet, bu inşanın kalbi hükmündedir. Bu ayet; Misak , İşitme ve İtaat kavramlarıyla birleştiğinde, yeryüzünde tek söz sahibinin Allah olduğu ve elçilerin bu mesajdaki konumunu netleştiren sarsılmaz bir manifesto ortaya çıkar. 1. Sözün En Güzeli ve Tek Otorite: Allah "Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar gerçek akıl sahipleridir (Ulul-Elbab)." (Zümer, 18) Bu ayetin ortaya koyduğu en sarsıcı tespit, müminin bir "seçici" olduğudur. "Sözü dinlemek", her duyulana kapılmak değil, aksine piyasadaki binlerce beşeri fikir, gelenek ve ideoloji arasından Allah’ın "En Güzel Sözü"nü (Ahsenü'l-Hadis) ayıklayıp çıkarmaktır. İnsanlık tarihi boyunca otorite krizleri yaşanmıştır. Oysa Kur'an, otorite...

Vahyin Huzurunda Mutlak Edep

Resim
Sesini Kısmak, Nefsini Susturmaktır: Vahyin Huzurunda "Mutlak Edep" Kur’an-ı Kerim’de Hucurât Suresi ile zirve noktasına ulaşan "sesi alçaltma" emri, aslında beşeriyetin vahiyle kurduğu ilişkinin  bir kuralıdır.  Bu kural, sadece son Nebi ile sınırlı değil; Nuh’tan Musa’ya, İbrahim’den İsa’ya kadar tüm elçilerin şahsında tecelli eden "insan haddini bilme" disiplinidir. 1. Kadim Bir İtiraz Biçimi: Sesini Değil, Sözünü Yükseltmek Tarih boyunca peygamberlerin karşısına çıkan inkârcıların ortak özelliği, bağırarak hakikati bastırma çabasıdır.  Nuh (as) tebliğ ederken kavmi ne yapmıştı? “Parmaklarını kulaklarına tıkadılar...” (Nuh, 7). Bu, tarihteki ilk "ses yükseltme" eylemidir. Kulak tıkamak, aslında içsel bir bağırmadır: "Seni duymak istemiyorum, çünkü duyarsam egom sarsılacak!"   Peygamberin yanında kısık sesle konuşmak; parmakları kulaklardan çekmek, gürültülü ideolojileri susturmak ve vahyin o ince, derin sadasına kalbi açmaktır. 2....

MESCİD "Âmir – Ma‘mûr Dengesi"

Resim
  Mescit: Taşın mı, Takvânın mı İmarı? Kur’an, “mescit” kelimesini yalnızca mimarî bir yapı olarak kullanmaz; onu tevhidin mekâna sinmiş hâli olarak konuşur. Bu yüzden Tevbe 18’deki hüküm, basit bir “cami yapma” teşviki değil; iman, korku, iktisat ve ahlâk ekseninde örülmüş bir hidayet imtihanıdır : “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, salâtı ikame eden, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların hidayete erenlerden olmaları umulur.” (9/18) Bu ayeti, siyak ve sibakıyla, Kur’an bütünlüğü içinde okuduğumuzda karşımıza üç katman çıkar: âmir (imar eden), ma‘mûr (imar edilen) ve asâ (umulur) gerilimi. 1) Âmir – Ma‘mûr Dengesi: Ömür Katmak mı, Duvar Yükseltmek mi? “Yaʿmuru” fiili ile “ömür” aynı köktendir (ʿ-m-r). İmar; bir yere ömür katmak , onu hayata merkez yapmak demektir. Bu kök, “bayındır kılma”dan “canlı tutma”ya kadar uzanır. O hâlde mescidi imar etmek: Oraya vakit ayırmak, Orada salâtı ikame etmek ...

Kur’ân’da Saldırganla Savaşmak

Resim
  Kur’ân’da Saldırganla Savaşmak: Huşû, Adalet ve Barış  1. Adaletin Kılıcı ve Kalbin Huşûsu Kur’ân’da savaş (kıtal), bağımsız bir amaç değil; ahlâkî bir zorunluluk durumunda başvurulan bir araçtır. Bu yönüyle İslam’da savaş, bir imha stratejisi değil; bir ıslah ve denge kurma çabasıdır. Kur’ân mümini iki zıt gibi görünen vasıfla tanımlar: Secdede huşû içinde bir kul Zulme karşı ayakta duran bir şahsiyet Bu iki durum çelişkili değil, tamamlayıcıdır. Çünkü Kur’ân’da huşû, pasiflik değil; nefsin Allah’ın sınırlarına (hudûdullah) teslimiyetidir. Mümin, savaşırken dahi nefsinin değil, ilahî ölçünün emrindedir. Dolayısıyla Kur’ân’da mesele “savaşmak mı, savaşmamak mı?” değil; “Hangi sınırlar içinde, hangi bilinçle ve hangi amaçla?” sorusudur. 2. Saldırganlık (Bağy ve Udvân)  Kur’ân’da saldırganlık iki temel kavramla ifade edilir: Bağy: Haksız yere taşkınlık, zorbalık Udvân: Sınır ihlali, düşmanca saldırı 2.1. Haddi Aşmama İlkesi Bakara 190: “Siz...