Kayıtlar

MESCİD "Âmir – Ma‘mûr Dengesi"

Resim
  Mescit: Taşın mı, Takvânın mı İmarı? Kur’an, “mescit” kelimesini yalnızca mimarî bir yapı olarak kullanmaz; onu tevhidin mekâna sinmiş hâli olarak konuşur. Bu yüzden Tevbe 18’deki hüküm, basit bir “cami yapma” teşviki değil; iman, korku, iktisat ve ahlâk ekseninde örülmüş bir hidayet imtihanıdır : “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, salâtı ikame eden, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların hidayete erenlerden olmaları umulur.” (9/18) Bu ayeti, siyak ve sibakıyla, Kur’an bütünlüğü içinde okuduğumuzda karşımıza üç katman çıkar: âmir (imar eden), ma‘mûr (imar edilen) ve asâ (umulur) gerilimi. 1) Âmir – Ma‘mûr Dengesi: Ömür Katmak mı, Duvar Yükseltmek mi? “Yaʿmuru” fiili ile “ömür” aynı köktendir (ʿ-m-r). İmar; bir yere ömür katmak , onu hayata merkez yapmak demektir. Bu kök, “bayındır kılma”dan “canlı tutma”ya kadar uzanır. O hâlde mescidi imar etmek: Oraya vakit ayırmak, Orada salâtı ikame etmek ...

Kur’ân’da Saldırganla Savaşmak

Resim
  Kur’ân’da Saldırganla Savaşmak: Huşû, Adalet ve Barış  1. Adaletin Kılıcı ve Kalbin Huşûsu Kur’ân’da savaş (kıtal), bağımsız bir amaç değil; ahlâkî bir zorunluluk durumunda başvurulan bir araçtır. Bu yönüyle İslam’da savaş, bir imha stratejisi değil; bir ıslah ve denge kurma çabasıdır. Kur’ân mümini iki zıt gibi görünen vasıfla tanımlar: Secdede huşû içinde bir kul Zulme karşı ayakta duran bir şahsiyet Bu iki durum çelişkili değil, tamamlayıcıdır. Çünkü Kur’ân’da huşû, pasiflik değil; nefsin Allah’ın sınırlarına (hudûdullah) teslimiyetidir. Mümin, savaşırken dahi nefsinin değil, ilahî ölçünün emrindedir. Dolayısıyla Kur’ân’da mesele “savaşmak mı, savaşmamak mı?” değil; “Hangi sınırlar içinde, hangi bilinçle ve hangi amaçla?” sorusudur. 2. Saldırganlık (Bağy ve Udvân)  Kur’ân’da saldırganlık iki temel kavramla ifade edilir: Bağy: Haksız yere taşkınlık, zorbalık Udvân: Sınır ihlali, düşmanca saldırı 2.1. Haddi Aşmama İlkesi Bakara 190: “Siz...

İmtihan: İyiler Arasında Bir Yarış

Resim
İmtihan: Kötülerle Değil, İyiler Arasında Bir Yarış “Eyyüküm Ahsenu Amela” Ne Demektir? Kur’an, ölüm ve hayatın yaratılış gayesini şöyle açıklar: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 67/2) Burada dikkat çekici olan ifade şudur: “Eyyüküm ahsenu amela.” Ayet “en çok amel eden” demiyor. “En güçlü olan” demiyor. “En dindar görünen” demiyor. “Ahsenu” diyor. Yani daha güzel, daha nitelikli, daha ihlaslı, daha sahih, daha derinlikli amel . Bu ifade imtihanın nicelik değil, nitelik merkezli olduğunu ortaya koyar. İmtihanın Zemini: Tevhid Bilinci Ayetin bağlamına baktığımızda konu, Allah’ın: Tebârek (mutlak bereket ve kudret sahibi), Kadîr (her şeye güç yetiren), Ölümü ve hayatı yaratan olduğunu ilan etmesiyle başlar. Bu bağlam bize şunu gösterir: İmtihan, Allah’a iman edenler bağlamında bir anlam taşır. Çünkü imtihanın farkında olmak da bir bilinç meselesidir. İmtihan, imtihan edildiğini bilenler için vardır. ...

Kur’an’dan Kolayınıza Geleni Okuyun

Resim
Kur’an’dan Kolayınıza Geleni Okuyun:  Müzzemmil Suresi 20. ayet, namaz ve kıraat anlayışını formel bir zorunluluktan sürdürülebilir bir bilinç inşasına taşır.  Ayetin nüzul bağlamını, bireysel kapasiteyi önceleyen eğiyici yönünü ve ibadetde ortaya koyduğu niteliksel dönüşümü Kur’an bütünlüğü içinde elealalım.  “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” ifadesi, ibadetin matematiğini değil, ruhunu merkeze alır. 1. Nüzul Bağlamı: Disiplinden Rahmete Müzzemmil Suresi’nin başında (73:1–4) gece kıyamı ve uzun tertil emredilir: “Gecenin yarısında kalk… Kur’an’ı tertil üzere oku.” Bu dönem, vahyin ilk muhatapları için yoğun bir bilinç eğitimi niteliğindedir. Gece kıyamı, zihinsel ve ruhsal dayanıklılık inşa eden bir hazırlık sürecidir. Ancak surenin sonunda şu ilahi beyan gelir: “Allah sizin bunu tam olarak sürdüremeyeceğinizi bildi… Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” (73:20) Bu geçiş bir geri adım değil, ilahi pedagojinin kemalidir. Başlangıçta disiplin, sonunda rahme...

Zelzeleden Zihinsel Yangına

Resim
  Zelzeleden Zihinsel Yangına Hac Suresi’nin ilk dört ayeti, çoğu zaman yalnızca “kıyamet tasviri” olarak okunur. Oysa metin, kozmik bir yıkım sahnesiyle başlayıp insan bilincinin yapısına, bilgi ahlakına ve şeytanî manipülasyona uzanan bütüncül bir hakikat zinciri kurar. Bu ayetler birlikte okunduğunda karşımıza sadece bir dehşet panoraması değil; insanın anlam arayışında sabit kadem olup olamayacağının imtihanı çıkar. Kur’an burada yerin sarsılmasını anlatırken aslında zihnin hangi zemine bastığını sorgular. 1. Güvenliğin İflası: Zelzeletü’s-Sâ‘ah “Ey insanlar! Rabbinize karşı takva sahibi olun. Kuşkusuz o Sa’at’in zelzelesi çok büyük bir şeydir.” (22:1) Hitap evrenseldir: “Ey insanlar!” Bu çağrı, insanlığın kurduğu tüm güvenlik kurgularına yöneliktir. “Zelzeletü’s-Sâ‘ah” sadece fiziksel bir deprem değildir; varlık düzeninin çözülmesidir. Tekvîr’de güneşin dürülmesi (81:1), yıldızların dökülmesi (81:2); Zilzâl’de yerin ağırlıklarını dışarı atması (99:1–2) hep aynı hakika...

Sahte Kurtuluş Vaatleri

Resim
“Bizim Yolumuza Uyun, Günahınızı Biz Üstlenelim” Kur’an’da Bireysel Sorumluluk ve Sahte Kurtuluş Vaatlerinin Analizi 1. Giriş: Ahlâkî Özerkliğin İlanı Kur’an’ın antropolojik vizyonu, insanı "irade sahibi bir özne" olarak tanımlar. Bu özne olma hali, beraberinde "mesuliyetin parçalanamazlığı" ilkesini getirir. Ankebût Suresi 12. ayette müşriklerin müminlere yönelik sarf ettiği "Bizim yolumuza uyun, günahlarınızı biz yüklenelim" ifadesi, sadece tarihsel bir anekdot değil; insanın sorumluluktan kaçma eğiliminin evrensel bir prototipidir. 2. "Yük" Kavramı ve Ontolojik Ağırlık Kur’an, günahı ve sorumluluğu tanımlarken "Vizr" (yük) kelimesini kullanır. Bu kelime seçimi tesadüf değildir; günahın insan ruhu üzerinde ontolojik bir ağırlık oluşturduğunu simgeler. Paralel İlke: "Hiçbir günahkâr, bir başkasının yükünü yüklenmez." ( Fâtır, 18 ) Analiz: Ayetlerde geçen "lâ teziru vâziratun" ifadesi, hukuk dilindeki "suçu...

Bilinemezliğin Estetiği ve Gizli Tutulan Mutluluk

Resim
Bilinemezliğin Estetiği ve Gizli Tutulan Mutluluk Kur’an-ı Kerim cenneti anlatırken çoğu zaman insanın duyularına hitap eder: Altından ırmaklar akan bahçeler, gölgeler, meyveler, ipekler, eşler… Bu tasvirler, insanın aşina olduğu mutluluk kalıpları üzerinden bir teşviktir. Fakat Secde Suresi 17. ayete gelindiğinde dil değişir, tasvir susar, hayal kırılır: “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını (قُرَّةِ أَعْيُنٍ) hiçbir nefis bilemez.” (32/17) Bu ayet sıradan bir müjde değildir. Bu, insan tasavvurunu askıya alan bir ilahi kırılmadır. Bu, ödülü anlatarak değil, anlatmayarak büyüten bir vaattir. 1. Tasavvuru Aşan “Nefis” Vurgusu Ayet şöyle başlar: فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ “Hiçbir nefis bilemez…” Buradaki “nefis” kelimesi belirsizdir (nekre). Bu, sadece başkasının senin ödülünü bilmeyeceği anlamına gelmez; insanın bizzat kendisinin de neye kavuşacağını tasavvur edemeyeceğini bildirir. Bu, “henüz görmediniz” demek değildir. Bu, “görseniz bile şim...