Kayıtlar

KURANA GÖRE KAMER "Toplumsal Bir Ayraç Olarak"

Resim
  Kozmik Bir Ayna ve Toplumsal Bir Ayraç Olarak Kamer Kur’an’da Ay, Nur, Zaman ve Şikâk Hakikati Kur’an-ı Kerim’de evren, insanın dışında işleyen nötr bir mekanizma değil; ayetlerle konuşan, bilinç uyandıran bir kevnî kitaptır . Bu kitapta gök cisimleri, salt fiziksel varlıklar olarak değil; anlam, ölçü ve uyarı taşıyan işaretler olarak yer alır. Kamer (Ay), bu işaretlerin en çok katmanlı olanlarından biridir. Çünkü o, aynı anda nurun mahiyetini , zamanın düzenini , itaatin estetiğini ve nihayetinde hakikat karşısındaki toplumsal ayrışmayı temsil eder. Kur’an, Ay üzerinden insana şunu öğretir: Gökyüzünde okunan ayetler, yerdeki zihinleri ayırır. 1. Işık: Kaynak ile Yansıma Arasındaki İlahi Denge Kur’an’ın ışık dili, basit bir betimleme değil; derin bir ontolojik ayrımdır : “Güneşi bir z iya , Ay’ı bir nur kıldı.” (Yûnus, 10:5) Bu ayet, iki varlık arasındaki farktan çok, iki varoluş biçimini ortaya koyar: Şems (Güneş) : Kaynak, üretici, yakıcı – menba Kamer (Ay...

Kur’an’da "Yarılma"nın İzleri

Resim
Kur’an’da "Yarılma"nın İzleri Kur’an’da geçen kelimeler sadece bir eylemi anlatmaz; bize varlığın nasıl işlediğini gösterir. Ş-K-K (Yarılma) kökü de böyledir. Çoğu zaman “çatlamak, bölünmek, yarmak” diye karşıladığımız bu kök; bir bütünün içten gelen bir zorlamayla açılmasını, kabuğunu kırmasını ifade eder. Ancak bu yarılma hikâyesi Kur’an’da iki farklı yöne akar: Evrende: Boyun eğme ve yeni bir oluş. İnsanda: Dikleşme ve karşı cephe kurma. 1. Göğün Yarılması: Teslimiyetin Doğallığı İnşikak Suresi adını bu "yarılma"dan alır. Ayet der ki: “Gök yarıldığında...” (84:1). Buradaki yarılma bir parçalanma, bir bozulma değildir. Ayetin devamı bu durumu netleştirir: “Gök, Rabbine kulak verdi; zaten ona yaraşan da buydu.” Doğada gördüğümüz yarılma, bir emre uymaktır. Tohum toprağı yarar; çünkü içinde hayat saklıdır. Gök yarılır; çünkü hakikatin vakti gelmiştir.  Evrende yarılma bir başkaldırı değil, tam bir bağlılıktır. Düzenin bozulması değil, bir üst aşamaya geçilmesidi...

KURANA GÖRE SAAT "mazeretin bittiği an"

Resim
  S‘AT: ZAMANIN DEĞİL, MAZERETİN BİTTİĞİ AN Giriş: Takvimde Değil, Varlıkta Bir Kırılma Kur’an’da geçen “Sâ‘at” (ٱلسَّاعَةُ) kavramı, yaygın algının aksine, kronolojik bir zaman ölçüsü değildir. O, saatlerin, günlerin ve yılların toplamı olan nicel bir zaman dilimi olmaktan çok; insanın varoluşla yüzleştiği nitel bir kırılma anıdır . Kur’an, Sâ‘at’i “ne zaman?” sorusuyla değil, “hazır mısın?” sorusuyla gündeme getirir. Bu yönüyle Sâ‘at, zamanın bittiği değil; mazeretin bittiği an dır. 1. “Sâ‘at” Kavramının Dilsel Çerçevesi Arapçada س-ا-ع kökü; ani gerçekleşme, beklenmedik oluş ve geri dönüşsüzlük anlamlarını taşır. Kur’an’daki kullanımda ٱلسَّاعَةُ çoğunlukla belirli (el takılı) gelir. Bu da bize şunu gösterir: Bahsedilen şey herhangi bir “an” değil, o An dır. Tanımlı, kaçınılmaz ve herkes için geçerli olan yüzleşme noktası. 2. Sâ‘at ve “Bağteten”: Ansızınlığın Felsefesi Kur’an’da Sâ‘at neredeyse daima بَغْتَةً (bağteten – ansızın) ifadesiyle birlikte zikredilir. Bu ans...

Mekke İnkarcılarına Yıldırım Uyarısı?

Resim
  Fussilet 13’te Yıldırım Uyarısı: Kime, Neden ve Nasıl? Giriş: Bir Doğa Olayı mı, Tarihsel Bir İkaz mı? Kur’an’da yer alan bazı ifadeler, ilk bakışta doğal olaylara işaret eder gibi görünse de, bağlamı ve kelime tercihleri dikkate alındığında çok daha derin bir bilinç çağrısı içerir. Fussilet sûresi 13. ayette geçen  “Âd ve Semûd’un yıldırımı (ṣâʿiqa)”  ifadesi, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu ayet, yıldırımı salt meteorolojik bir olgu olarak değil; tarihsel hafızaya kazınmış bir  ilahî uyarı dili  olarak sunar. Bu makalede şu sorulara cevap aranacaktır: Bu uyarı  kim için  yapılmıştır? Neden özellikle  Âd ve Semûd  örnek verilmiştir? “Yıldırım / ṣâʿiqa” neyi temsil eder? Ayetin bugüne bakan yönü nedir? 1. Ayetin Metni ve Bağlamı Fussilet 41/13: “Eğer hâlâ yüz çevirirlerse, de ki: ‘Sizi, Âd ve Semûd’un yıldırımı gibi bir yıldırıma karşı uyardım.’” Ayetin başındaki  “Eğer yüz çevirirlerse”  ifadesi belirleyicidir. Burada ...

Yaratılış, Takdir ve İtaat

Resim
  Yaratılış, Takdir ve İtaat Yaratılış Anlatısı Bir Kronoloji mi, Bir Bilinç İnşası mı? Fussilet Suresi 9–12. ayetler, Kur’an’daki yaratılış anlatılarının en yoğun kavramsal düğümlerinden birini oluşturur. Bu pasaj, sadece "ne zaman ne yaratıldı" sorusuna cevap vermek için değil; inkârın mahiyeti , rızkın takdiri , kozmik düzen , itaatin ontolojik anlamı ve vahyin evrene yayılmış işleyişi gibi temel ilkeleri yerleştirmek için kurulmuştur. Kur’an’ın başka ayetleriyle birlikte okunduğunda, burada anlatılan şeyin bir fizik dersi değil; insanın konumunu tayin eden bir hakikat haritası olduğu görülür. 1. Yerin İki Günde Yaratılması ve İnkârın Mantıksızlığı (Fussilet 41/9) “De ki: Gerçekten de yeri iki günde yaratana mı nankörlük ediyorsunuz? O’na denk olanlar mı görüyorsunuz?” Bu ayet, yaratılış bilgisini ahlakî bir sorgulamayla başlatır. Sorun, yerin yaratılmış olması değil; bu apaçık fiile rağmen şirk ve nankörlükte ısrar edilmesidir. Bu sorgulama, Kur’an’ın başka yerlerind...

“De ki…” ile Başlayan Bir Tevhid Dersi

Resim
  “De ki…” ile Başlayan Bir Tevhid Dersi De ki: “Ben de sizin gibi bir beşerim. Bana vahyolunuyor ki, sizin ilahınız bir tek ilahtır. Öyleyse doğrudan O’na yönelin ve yalnızca O’ndan bağışlanma dileyin. Müşriklerin vay haline! ”   Fussilet 6 Bu ayet, tek başına okunduğunda bile en az dört katmanlı bir kırılma üretir. Kur’an’ın başka yerlerinde defalarca tekrarlanan bir hattı burada kristal berraklığıyla görürüz. 1. “De ki” – Konuşan Kim, Sözü Kimin? Ayet “Ben derim ki” diye başlamaz. “Kul / De ki” ile başlar. Bu, Kur’an’da tesadüfi bir anlatım değildir. Şu gerçeği sabitler: Nebî kaynak değildir Nebî söz üretmez Nebî aktarıcıdır Bu yapı, şu ayetlerle birebir örtüşür: “Ben kendiliğimden konuşmam. O (Kur’an), bana vahyedilenden başkası değildir.” (Necm 53:3–4) “Eğer bize isnat ederek bazı sözler uydursaydı, onu mutlaka yakalardık…” (Hâkka 69:44–46) 👉 Sonuç: Kur’an, daha en baştan Nebî’yi ilahlaştırma ihtimalini kapatır . Sözü söyleyen Nebî...

Kur’an’da “Ma‘rûf ile Vermek”

Resim
  Kur’an’da “Ma‘rûf ile Vermek”: İhsandan Öte İlahi Bir Ölçü ve Medeniyet İlkesi** Vermek Her Zaman İyilik midir? Kur’an’a göre birine bir şey vermek, kendi başına mutlak bir “iyilik” değildir. Vermenin değeri; niyetin saflığı , yöntemin nezaketi ve muhatabın onurunu ne ölçüde koruduğu ile belirlenir. Bu nedenle Kur’an, vermeyi rastgele bir hayır faaliyeti olmaktan çıkarır ve onu “ma‘rûf” kavramıyla disipline eder. “…Onlara ma‘rûf ile verin.” (Bakara 233, 236; Nisâ 5, 8) Bu ifade, Kur’an’da ahlaki bir tavsiye değil; hukuki, psikolojik ve toplumsal bir ölçüdür . Ma‘rûf ile vermek, ilahi dengenin insan ilişkilerindeki tezahürüdür. 1. Ma‘rûf’un Derinliği: Sadece “İyi” Değil a) Kavramsal Köken Ma‘rûf (المعروف) , ‘arafe kökünden gelir; “bilinen, tanınan” demektir. Ancak Kur’ani kullanımda bu kelime basit bir “iyilik” anlamını aşar ve üç temel sacayağına oturur: Akıl: Selim aklın doğru bulduğu Vahiy: İlahi sınırların meşrulaştırdığı Vicdan: Fıtratın yabancıla...