RUSULLERİ BEYYİNÂT İLE GELDİ
RUSULLERİ BEYYİNÂT İLE GELDİ: BEYYİNÂT MUCİZE MİDİR?
Kur’an’da defalarca karşılaştığımız bir ifade vardır:
جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ
“Elçileri onlara beyyinât ile geldi.”
Peki بَيِّنَات (beyyinât) ne demektir?
Bu kelimeyi doğrudan “mucizeler” diye çevirmek ne kadar Kur’an merkezlidir?
Belki de burada çok önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırıyoruz.
BEYYİNÂT NE DEMEKTİR?
Beyyinât, ب ي ن (b-y-n) kökünden gelir.
Bu kökün temelinde açıklık, belirginlik, ortaya çıkma, birbirinden ayrılma anlamları bulunur.
Dolayısıyla beyyine, bir şeyi açık ve belirgin hâle getiren; gerçeği ortaya koyan delil ve gösterge anlamındadır.
Çoğulu olan beyyinât ise:
“Apaçık deliller, açık göstergeler, gerçeği ortaya koyan açık kanıtlar”
anlam alanına sahiptir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Kur’an bize “beyyinât = mucize” şeklinde bir eşitlik kurmaz.
Tam tersine, Kur’an’ın kendi kullanımına baktığımızda beyynâtın çok daha geniş bir anlam alanına sahip olduğunu görürüz.
“ELÇİLERİ BEYYİNÂT İLE GELDİ”
Kur’an şöyle der:
لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ
Aynı ifade başka bir yerde de karşımıza çıkar:
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ
Elçiler, toplumlarına beyyinât ile gelmişlerdir.
Peki bu ne demektir?
Elçinin görevi insanlara Allah adına anlaşılmaz, gizemli ve doğaüstü gösteriler sunmak değildir.
Elçi, Allah'ın mesajını açıklar, ortaya koyar, delillendirir ve insanın önüne gerçeği belirgin hâle getiren bir mesaj getirir.
Bu nedenle beyyinâtı sadece “mucize” olarak anlamak, kelimenin Kur’an'daki anlam alanını daraltmaktadır.
FATIR SURESİ ÇOK ÖNEMLİ BİR AYRIM YAPIYOR
Fâtır 35:25'te şöyle denilir:
جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ
“Onlara elçileri beyyinât, zübür ve aydınlatıcı kitap ile geldi.”
Burada çok dikkat çekici bir durum vardır.
Eğer beyyinât zaten “kitap” veya “mucize” anlamına gelen tek bir kavramsa, neden beyyinât, zübür ve kitap ayrı ayrı zikredilmektedir?
Kur’an aynı şeyi gereksiz yere üç farklı kelimeyle ifade etmiyor.
Burada karşımıza farklı unsurlar çıkıyor:
Beyyinât: Açık deliller ve göstergeler.
Zübür: Yazılı belgeler/sahifeler.
Kitap: Aydınlatıcı ilahî bildirim.
Demek ki beyynâtı otomatik olarak “mucize” diye çevirmek zorunda değiliz.
PEKİ MUCİZE KELİMESİ NEREDEN GELİYOR?
Burada daha önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Kur’an gerçekten “mucize” kavramını bu şekilde mi kullanıyor?
Bugün “mucize” dediğimiz şey genellikle doğa düzeninin dışına çıkan, insan gücünün yapamayacağı olağanüstü olaylar şeklinde tanımlanıyor.
Fakat Kur’an'ın elçileri anlatırken kullandığı kavramlara baktığımızda tablo bundan daha farklıdır.
Kur’an bazen âyetlerden, bazen beyyinâttan, bazen burhandan, bazen kitaptan söz eder.
Bunların hepsini tek kelimeyle “mucize” olarak çevirmek, Kur’an'ın kavramlarını birbirine karıştırabilir.
Çünkü âyet de her zaman “mucize” demek değildir.
Güneş ve ay da Allah'ın âyetlerindendir.
Gece ve gündüz de âyettir.
İnsan da âyettir.
Kur'an'ın kendisi de âyetlerden oluşur.
Öyleyse “âyet” kelimesini her geçtiği yerde “mucize” diye çevirmek nasıl doğru değilse, beyyinâtı da her yerde “mucizeler” diye çevirmek doğru değildir.
ELÇİNİN DELİLİ NEYDİ?
Kur'an'ın anlattığı elçiler insanları şöyle bir mantığa çağırır:
Bakın, benim doğaüstü güçlerim var; bana uyun!
Böyle bir elçilik modeli Kur'an'ın temel mesajı değildir.
Elçilerin çağrısı:
Allah'a kulluk edin.
Şirki bırakın.
Allah'ın hükümlerini dikkate alın.
Doğruyu ve yanlışı ayırt edin.
Adaleti ayakta tutun.
Size gelen gerçeği düşünün.
Bu çağrının kendisi, onun delilleri ve insanın önüne konulan açık göstergeler beyyinât kavramıyla ilişkilidir.
İNSANLAR NEDEN YİNE DE İNANMADI?
Kur'an'ın dikkat çekici tarafı burada ortaya çıkar.
Bir insana açık delil ulaşması, onun mutlaka kabul edeceği anlamına gelmez.
Çünkü problem bazen delilin yokluğu değil, insanın gerçeğe karşı tutumudur.
Kur'an birçok toplumun elçilerini yalanladığını anlatır.
Üstelik bu toplumlara beyyinât gelmiştir.
Demek ki mesele sadece “kanıt görmek” değildir.
İnsan, önündeki açık gerçeği görmezden gelebilir.
Atalarının yoluna sarılabilir.
Çıkarlarını koruyabilir.
Gelen mesajın kendi düzenini bozmasından korkabilir.
Bu nedenle Kur'an'daki mücadele yalnızca “mucize gösterildi mi?” meselesi değildir.
Asıl mesele:
Gerçek apaçık ortaya konulduğunda insan ne yapacaktır?
BEYYİNÂTIN KARŞISINDA İNSAN
Kur'an'ın anlatımında elçiler beyyinât ile gelir.
Sonra insanın önünde bir tercih oluşur:
Kabul etmek veya yalanlamak.
Düşünmek veya taklit etmek.
Allah'ın mesajına yönelmek veya atalarının yoluna sarılmak.
Gerçeği araştırmak veya kendi düzenini korumak.
Bu açıdan bakıldığında beyyinât, insanın sorumluluğunu ortadan kaldıran sihirli gösteriler değil; tam tersine insanı düşünmeye, görmeye ve karar vermeye zorlayan açık delillerdir.
“BEYYİNÂT = MUCİZE” DİYE ÇEVİRMEK NEDEN ÖNEMLİ BİR MESELE?
Çünkü tek bir kelimenin anlamını daraltmak, bütün bir peygamberlik anlayışını değiştirebilir.
Eğer:
بِالْبَيِّنَاتِ = mucizelerle
diye çevrilirse, okuyucunun zihninde şöyle bir peygamberlik modeli oluşabilir:
Elçi → doğaüstü olay → insanlar hayrete düşer → inanır.
Oysa Kur'an'ın oluşturduğu tablo çok daha geniştir:
Elçi → mesaj → açık deliller → açıklama → uyarı → düşünme → insanın tercihi.
Burada merkezde gösteri değil, hakikat vardır.
SONUÇ
Kur'an'da:
جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ
denildiğinde, bunu hemen:
“Elçileri onlara mucizelerle geldi.”
diye anlamlandırmak yerine kelimenin kendi köküne ve Kur'an'daki kullanım bütünlüğüne bakmalıyız.
Beyyinât, gerçeği belirginleştiren, ortaya koyan, açıkça gösteren deliller ve göstergelerdir.
Elçiler insanlara kapalı, gizemli ve anlaşılmaz bir din getirmemiştir.
Onlar beyyinât ile gelmiştir.
Yani gerçek, insanın önüne konulmuştur.
Artık mesele delilin gelip gelmemesi değil;
insanın apaçık ortaya konulan gerçeğe karşı ne yaptığıdır.
Belki de Kur'an'ın bize yönelttiği asıl soru budur:
Gerçek önümüze açıkça konulduğunda, onu mu takip ediyoruz; yoksa önceden inandığımız şeyleri korumak için gerçeği mi kendimize uyduruyoruz?

Yorumlar
Yorum Gönder