Kayıtlar

Kuranda etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

İnsan Suresi ve Zencefil detayı

Resim
Bilincin Keskinleştiği Yurt:  İnsan Sûresi ve Zencefil Kur’an-ı Kerim’in tasvir ettiği cennet, modern zihnin tahayyül ettiği durağan bir "istirahat bahçesi" değil; aksine duyuların keskinleştiği, idrakin genişlediği ve varoluşun en yüksek frekansta yaşandığı bir "hayat yurdu"dur. Bu yüksek bilinç halinin en çarpıcı sembollerinden biri, İnsan Sûresi 17. ayette zikredilen zencefil (zencebîl) karışımlı kadehlerdir. 1. Donukluktan Dirilişe: Zencefilin Yakıcı Hakikati İnsan Sûresi, insanın "anılmaya değer bir şey değilken" (76/1) geçirdiği tekamül süreçlerini anlatarak başlar. Bu varoluşsal yolculuğun zirvesinde sunulan zencefil, sıradan bir tatlandırıcı değil, bir uyandırıcıdır. Geleneksel tıpta ve kadim doğu bilgeliğinde zencefil, bedendeki ataleti (statükoyu) kıran, kanı hızlandıran ve "harareti" yükselten bir unsurdur. Kur'an, bu "yakıcı lezzet" imgesiyle cennet ehlinin ruh halini betimler. Bu durum, En’âm Sûresi 122. ayette belirt...

Hilenin Matematiği ve “Kitab-ı Merkum”

Resim
  Kalbi Karartan Ameller: Mutaffifîn Suresi Ekseninde Hile, Adalet ve Yazılan Kayıt 1. Kararan Kalp: İçsel Kayıp mı, Nesnel Kayıt mı? Kur’an, ahlâkî sapmaları soyut birer “günah” olarak değil, yapısal  bir dönüşüm olarak anlatır. Özellikle Mutaffifîn Suresi 14. ayetinde geçen “ Kella bel ranâ alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn ” ibaresi bu dönüşümün özüdür: “Hayır! Kazandıkları (yapıp ettikleri) şeyler kalplerini paslandırdı.” Buradaki “ranâ” fiili, pas, kararma, örtme, kabuk bağlama gibi maddî bir süreçtir. Yani Kur’an, kalbi etik ihlallerin bıraktığı tortularla maddeleşmiş bir şekilde resmeder. Dolayısıyla ahlâk , Kur’an’da sadece ahlakî değil   ruhsal bir kayıptır.  Kalp artık hakikati algılayamaz hâle gelir. 2. “Onların Yaptıkları” Ne? — Ölçü ve Tartıda Hile Bu kararmanın Mutaffifîn bağlamında sebebi açıktır: “Ölçü ve tartıda hile yapanlar…” (Mutaffifîn 1–3) Kur’an burada sadece ekonomik bir yozlaşmayı değil, adeta toplumsal çürümenin nüvesini teş...

Ölümden Sonraki İnşa

Resim
  Ölümden Sonraki İnşa Son Değil, Başka Bir Başlangıç Kur’an kozmolojisinde ölüm, yok oluş değil; bir istihale (hal değiştirme) eşidir. Vakıa Suresi bu gerçekliği “Vakıa / kaçınılmaz gerçekleşme” kavramıyla sabitler. Sûre, geleneksel “son” algısını yıkarak yerine devasa bir ontolojik sıçrama inşa eder: İnsan bilinci, formu ve varlığı ikinci yaratılış (halk-ı cedid) fazına geçirilir. Bu faz, biyolojik bir kopyalama değil, mahiyet dönüşümü dür. Kur’an bu süreci hem kozmik hem antropolojik bir gerçeklik olarak sunar. Ölüm, varlığın bir kapıdan diğerine geçişidir; sönme değil yeniden inşa dır. 1. İlk Yaratılışın Hafızası ve Dirilişin Mantığı Vakıa’daki meydan okuma: “Sizi ilk defa yarattık, doğrulasanıza?” (56:62-64 bağlamı) Kur’an başka yerlerde bunu kıyas-ı evleviyet ile destekler: “İlk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, onlar halk-ı cedid’den şüphedeler.” (Kaf 15) İnkâr bir bilgi eksikliği değil, hafıza zaafıdır . İnsan her an yaratılışı izler (embriyo, bitk...

İLETİŞİM AHLAKI

Resim
  İLETİŞİM AHLAKI — “Beyyinât, Burhân, Sultân, Hüccet” Kur’ân’ın kendisi bir mucize olmaktan önce bir iletişim ahlakı inşasıdır. Kendisini “beyyinât, burhan, sultan, hüccet, beyyine, tibyân” gibi kavramlarla tanımlaması, dinin alanını dedikodu, slogan ve taklid değil; kanıt, delil, muhakeme ve açıklık üzerine kurduğunu gösterir. Modern teoloji ise çoğu yerde bu dili kenara itti ; yerine taklid kültürü, sloganlaştırma, aidiyet konuşması ve hassasiyet politikası koydu. Bu dönüşüm özellikle epistemik ahlakın ve toplumsal tartışma kültürünün çöküşüne işaret eder. 1. Beyyinât — Açık, Görünür, Net Belirti Kur’ân’da beyyinât , yalnızca “mucize” değil; açık kanıt anlamında epistemik bir terimdir. “Andolsun, size açık beyyinât getirdik…” (2:92) “İşte bunlar insanlar için beyyinât ve muttakiler için hidayettir.” (3:138) Burada dikkat çekici olan şudur: Hidayet duygusal ikna ile değil, açık kanıt ve görünen delil ile temellendirilir. Bu, iman iradesini intelektü...

KURUMSALLIK MES’ULİYETİ

Resim
  KURUMSALLIK MES’ULİYETİ (Te’âvün, Birliktelik, Kolektif İş Ahlâkı) Modern zihin bireyci, postmodern ise atomize; İslamcılık tepkiseldi ve çoğunlukla “eleştirinin” kendisini bir kimlik hâline getirdi. Buna karşılık Kur’an; ferdî ahlâkı, kurumsal adaletle; niyeti, organizasyonla; takvâyı, iş bölümünün etiğiyle buluşturan daha üst bir düşünme hattı kurar. Kur’an’da “iyilik” sadece duygu değil; te’âvün (yardımlaşma), iş bölümü , meslek etiği , organize birliktelik ve kurumsal sorumluluk anlamına sahiptir. Ümmet bu boyutu neredeyse hiç çalışmadı; kavramları bireysel ahlâka hapsedip kamusal-teknik sahayı boş bıraktı. 1. Te’âvün: Takvâ Üzerine Yapısal Yardımlaşma Kur’an açık bir ilkeyi önce koyar: “Hayırda ve takvâda birbirinizle yardımlaşın.” (Mâide 5/2) Bu ayet, duygusal dayanışma dan çok kurumsal iş anlamına gelir; çünkü yardımlaşma ancak bir iş bölümü , organizasyon ve meslek uzmanlığı olduğunda gerçek sonuç verir. Takvâ burada “bireysel takva”dan ziyade kamusal tak...

RÜKÛ: KİBRİN KIRILDIĞI EŞİK

Resim
  RÜKÛ: KİBRİN KIRILDIĞI EŞİK Teslimiyet Öncesi Benliğin Çöküşü Üzerine İnsan çoğu zaman Allah’a inanır; fakat kendinden vazgeçmez . Diliyle teslim olur, fakat zihninde hâlâ ölçüyü kendi koyar. İşte Kur’an’ın asıl mücadelesi tam burada başlar. Çünkü Kur’an’a göre en tehlikeli put, taş ya da heykel değildir; kibirle tahkim edilmiş benliktir . Rükû, bu gizli putun hedef alındığı ilk eştir. O bir beden hareketi değil; iktidarın el değiştirmesidir . Kim hükmeder? Kim ölçü koyar? Kim mutlak kabul edilir? Rükû bu sorulara verilen fiilî cevaptır. 1. RÜKÛ: SADECE BEDENSEL BİR EĞİLİŞ DEĞİL  Kur’an’da rükû, salt fiziksel bir eğilme olarak sunulmaz. Rükû, insanın kendini merkeze koymaktan vazgeçmesi , ölçüyü dışarıdan –Allah’tan– kabul etmesidir. Bu nedenle rükû, istikbârın (büyüklük taslamanın) tam karşısında durur. İstikbâr “eğilmem” demektir. Rükû ise “artık direnmeyeceğim” itirafıdır. Kur’an’da İblîs’in suçu secde etmemesi kadar, eğilmeyi reddetmesidir . Gerekçesi nettir: ...

Allah’ın Adını Kullanmak

Resim
  Allah’ın Adını Kullanmak ve Ondan Sakınmak Giriş: İsim Bir Söz Değil, Bir Yükümlülüktür Kur’an’da Allah’ın adı basit bir hitap, ritüel bir başlangıç cümlesi ya da kutsallık çağrışımı yapan bir sembol değildir. “İsim”, Kur’an dilinde yetki, nispet ve sorumluluk anlamı taşır. Bu sebeple Allah’ın adını anmak; O’nun adına konuşmak, hüküm vermek, meşrulaştırmak ya da kutsamak anlamına gelebilir. Bu da beraberinde ağır bir ahlâkî ve hukûkî yük getirir. Bu makalede, Allah’ın adının nasıl kullanılması gerektiği , hangi durumlarda ondan sakınılmasının emredildiği ve adın istismarının Kur’an’da nasıl eleştirildiği ayet merkezli olarak incelenecektir. 1. Kur’an’da “Allah’ın Adı” Ne Anlama Gelir? Kur’an’da “Allah’ın adı” (ismullah), yalnızca telaffuz edilen bir kelime değildir. İsim; Nispet kurar (kimin adına?), Yetki üretir (kimden izinli?), Meşruiyet sağlar (hangi ölçüyle?). Bu yüzden Kur’an, Allah’ın adının rastgele kullanılmasını değil, hakla ilişkilendirilmesini ister: “Allah’ı...

Meleklere İman: İçsel Tanıklığın Hakikati

Resim
  ​Meleklere İman: İçsel Tanıklığın Hakikati ​ Kan Dökebilen Varlığa Duyulan Güven ​Kur’an, insanın yaratılış sahnesini çarpıcı bir ontolojik tartışmayla başlatır: ​ “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti. Onlar da: ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi var edeceksin?’ dediler.” (Bakara 2/30) ​Melekler insanın yıkıcı potansiyelini (bozgunculuk ve kan dökme) görürken; Allah, insandaki bilgi ve bilinç kapasitesine işaret eder: “Âdem’e bütün isimleri öğretti…” (Bakara 2/31) . Ardından gelen secde emri, aslında insanın bu ayırt etme yetisine (furkan) selam durulmasıdır. Buradaki secde, fiziksel bir eğilme değil; insanın iç dünyasındaki doğruyu yanlıştan ayıran yüksek melekelerin (yeteneklerin) kabulüdür. ​Melekler: Dışsal Figürler mi, İçsel Şahitler mi? ​Kur’an’da meleklerin işlevleri; yazma, tanıklık etme ve ilham verme olarak tanımlanır. Özellikle Kaf Suresi'ndeki anlatım dikkat çekicidir: ​ “Sağında ve solunda oturan iki alı...

Bağışlanma: Ümit ve Sorumluluk Dengesi

Resim
Kur’an Penceresinden Bağışlanma: Ümit ve Sorumluluk Dengesi Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah, kendisini tanıtırken en çok vurguladığı sıfatların başında er-Rahmân (rahmeti her şeyi kuşatan) ve el-Gafûr (çokça bağışlayan) gelir.  Ancak Kur’an, Allah’ın bağışlamasını bir otomatik teminat olarak değil; samimi yönelişe karşılık verilen bir lütuf olarak sunar. Bu yaklaşım, mümini hem umutlu hem de sorumluluk sahibi kılar. 1. Sınırsız Rahmet ve Bağışlanma Müjdesi Zümer Suresi 53. ayet, ilahi bağışlamanın kapsayıcılığını en açık şekilde ortaya koyar: “ De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir .” (Zümer, 39/53) Bu ayet, Allah’ın bağışlama iradesinin sınır tanımadığını bildirir. Samimiyetle yönelen her kul için kapı açıktır. Ancak bu açıklık, sorumsuzluğa davet değil; dönüşe çağrıdır. 2. “Bağışlanmaya Değer” Bir Hayat Anlayışı Kur’an’a göre bağışlanma, yalnızca s...