MEKKELİ MÜŞRİKLERİN İTİRAZ ETTİĞİ ŞEYLER BUGÜN DİN DİYE SUNULUYOR!
MEKKELİ MÜŞRİKLERİN İTİRAZ ETTİĞİ ŞEYLER BUGÜN DİN DİYE SUNULUYOR!
Kur’an’ı dikkatle okuduğumuzda insanı sarsan bir tabloyla karşılaşırız:
Mekke müşriklerinin Allah’ın dinine karşı savundukları birçok anlayış, bugün “din” adı altında yeniden karşımıza çıkmaktadır.
Değişen sadece isimlerdir.
Çünkü Kur’an’ın eleştirdiği şey yalnızca taşlardan yapılmış putlar değildi. Kur’an, insanın Allah’ın hükmü karşısında başka otoriteler oluşturmasını, atalarını sorgusuzca takip etmesini, Allah ile arasına aracılar koymasını, Allah’ın söylemediği şeyleri Allah adına din haline getirmesini de eleştiriyordu.
Öyleyse Mekke müşriklerinin hangi anlayışları savunduğuna bakalım.
1. “BİZ ATALARIMIZI BÖYLE BULDUK”
Müşriklerin en belirgin savunmalarından biri şuydu:
“Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.”
Bakara 2:170
Başka bir ayette ise şöyle derler:
“Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve onların izleri üzerinde doğru yolu bulmuşlarız.”
Zuhruf 43:22
Buradaki mantık son derece açıktır:
“Biz böyle bulduk, öyleyse böyledir.”
Bugün de bir inanç veya uygulamanın doğruluğu çoğu zaman “büyüklerimiz böyle yapmış”, “asırlarca böyle uygulanmış”, “atalarımızdan böyle gelmiş” sözleriyle savunulabiliyor.
Fakat Kur’an’ın ölçüsü gelenek değildir.
Bir şeyin eski olması onu hak yapmaz.
Bir uygulamanın yüzyıllardır sürdürülmesi de onun Allah tarafından emredildiğini göstermez.
Kur’an insanı sürekli düşünmeye, delile ve vahye çağırırken; “atalarımız böyle yaptı” gerekçesini dinin ölçüsü haline getirmeyi eleştirir.
2. ALLAH’I KABUL EDİP ARAYA ARACILAR KOYMAK
Mekke müşriklerinin Allah’ı tamamen inkâr eden insanlar olduğu düşüncesi Kur’an’ın anlattığı tabloyla örtüşmez.
Kur’an onların Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul ettiklerini bildirir:
“Andolsun, onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah’ derler.”
Ankebût 29:61
Fakat onların problemi Allah’ı hiç kabul etmemeleri değildi.
Problem, Allah ile kulları arasına aracılar koymalarıydı.
Onların sözünü Kur’an şöyle aktarır:
“Biz onlara ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.”
Zümer 39:3
İşte burada çok önemli bir gerçek ortaya çıkar:
Allah’ı kabul etmek tek başına tevhid değildir.
Allah’ın varlığına inanmak başka, kulluğu yalnız Allah’a özgü kılmak başkadır.
Allah ile kul arasına kutsal aracılar koymak, belirli şahısları Allah’a yaklaştıran özel makamlar olarak görmek ve onlardan medet ummak Kur’an’ın eleştirdiği müşrik mantığının temel unsurlarındandır.
3. “BUNLAR BİZİM ŞEFAATÇİLERİMİZDİR”
Müşriklerin bir başka gerekçesi de şuydu:
“Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.”
Yûnus 10:18
Dikkat edilirse burada da Allah tamamen reddedilmiyor.
Tam tersine Allah kabul ediliyor; fakat Allah’a ulaşmak için birtakım aracılar ve özel makamlar oluşturuluyor.
Bugün de benzer şekilde bazı şahısların Allah ile kul arasında özel konuma sahip olduğu, onların aracılığıyla Allah’a yaklaşılabileceği veya onların özel şefaat makamları bulunduğu şeklindeki anlayışlar dinî düşüncenin parçası haline getirilebiliyor.
Oysa Kur’an’ın ölçüsü nettir:
Dinin sahibi Allah’tır.
İnsanların Allah katındaki konumları hakkında Allah’ın bildirmediği kesinlikler üretmek, kulları Allah’a yaklaştıran özel aracılar haline getirmek Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışıyla yeniden sorgulanmalıdır.
4. ALLAH’IN İZİN VERMEDİĞİ ŞEYLERİ DİN HALİNE GETİRMEK
Müşriklerin önemli özelliklerinden biri de kendi zanlarına göre bazı şeyleri helal, bazı şeyleri haram kabul etmeleriydi.
En‘âm Suresi’nde onların birtakım hayvanlar ve ürünler hakkında kendi iddialarına göre hükümler koydukları anlatılır.
Kur’an şöyle sorar:
“De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kıldı?”
A‘râf 7:32
Daha da çarpıcı biçimde:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
Şûrâ 42:21
Burada mesele yalnızca bir yiyeceğin helal veya haram olması değildir.
Asıl mesele din koyma yetkisidir.
Allah’ın din olarak belirlemediği bir şeyi Allah’ın diniymiş gibi sunmak çok ağır bir iddiadır.
Çünkü bir insanın “Bu benim görüşümdür” demesi başka;
“Allah böyle emretti” demesi bambaşkadır.
5. “ALLAH BÖYLE EMRETTİ” DİYEREK ZANLA KONUŞMAK
Kur’an, Allah adına delilsiz konuşmayı da açıkça eleştirir.
Müşriklerin bir uygulamayı savunurken:
“Allah bunu emretti.”
dediklerini aktarır.
Ardından Rabbimiz şöyle buyurur:
“De ki: Allah çirkinliği emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
A‘râf 7:28
Nahl Suresi’nde ise daha açık bir uyarı vardır:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin.”
Nahl 16:116
Demek ki mesele sadece putlara tapmak değildir.
Allah’ın söylemediğini Allah söylemiş gibi sunmak da Kur’an’ın ciddi biçimde eleştirdiği bir davranıştır.
Bu nedenle din adına ortaya konulan her hüküm karşısında sorulması gereken temel soru şudur:
Allah bunu nerede söyledi?
6. DİN ADAMLARINI VE İNSANLARI RAB EDİNMEK
Kur’an, Ehl-i Kitap hakkında şöyle buyurur:
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler.”
Tevbe 9:31
Buradaki mesele yalnızca bilginlere veya rahiplere fiziksel olarak tapınmak değildir.
Ayette anlatılan sorun, insanları Allah’ın hükmü karşısında dinî otorite haline getirmektir.
Yani Allah’ın belirlemediği bir hükmü din adına belirleme, Allah’ın hükmünün önüne insan sözünü geçirme ve insanları din konusunda nihai merci haline getirme meselesidir.
Bu yüzden Kur’an merkezli düşüncenin temel sorularından biri şudur:
Din adına hüküm koyma yetkisi kime aittir?
Kur’an cevap verir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
Yûsuf 12:40
Öyleyse herhangi bir insanın sözü, Allah’ın kitabında bulunmayan bir hükmü kendiliğinden din haline getirebilir mi?
Bu sorunun cevabı Kur’an’ın bütünlüğünde aranmalıdır.
7. ALLAH’IN YANINDA BAŞKA DİNÎ OTORİTELER OLUŞTURMAK
Kur’an şöyle buyurur:
“İki ilah edinmeyin. O ancak tek bir ilahtır.”
Nahl 16:51
Tevhid yalnızca:
“Allah birdir.”
demekten ibaret değildir.
Tevhid; kulluğun, nihai hükmün ve din koyma yetkisinin Allah’a ait olduğunu kabul etmektir.
Kur’an:
“Dikkat edin, halis din yalnız Allah’ındır.”
Zümer 39:3
buyurur.
Bu nedenle Allah’ın dininin yanında başka insanların oluşturduğu bağımsız bir dinî otorite sistemi kurmak, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir meseledir.
Çünkü Allah’ın yanında bir başka kaynağı veya makamı mutlak dinî otorite haline getirmek, yalnızca “bilgi almak” meselesi değildir.
Burada asıl soru şudur:
Son hükmü kim veriyor?
8. MÜŞRİKLERİN NEBİDEN İSTEDİKLERİ: İNSANÜSTÜ BİR ELÇİ
Mekke müşriklerinin itirazları bunlarla da sınırlı değildi.
Onlar nebiyi sıradan bir insan ve Allah’ın elçisi olarak kabul etmek istemiyor, kendi beklentilerine uygun olağanüstü özellikler arıyorlardı.
Şöyle dediler:
“Bu ne biçim peygamber? Yemek yiyor, çarşılarda geziyor! Ona bir melek indirilseydi ya!”
Furkân 25:7
Başka talepleri de vardı.
Yerden pınarlar fışkırtmasını, göğün üzerlerine düşmesini, göğe çıkmasını ve oradan okuyabilecekleri bir kitap getirmesini istediler:
İsrâ 17:90-93
Ayrıca vahyin kendilerine göre daha itibarlı bir kişiye gelmesi gerektiğini savundular:
“Bu Kur’an, iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?”
Zuhruf 43:31
Yani onların zihninde vahiy bile makam, güç, servet ve olağanüstülük ölçülerine göre değerlendiriliyordu.
Rabbimiz ise elçisine şu cevabı verdirdi:
“De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben, insan bir elçiden başka bir şey miyim?”
İsrâ 17:93
Burada Kur’an’ın ortaya koyduğu temel gerçek son derece açıktır:
Nebi insandır. Elçidir. Vahyi insanlara ulaştırır.
Onu insanüstü bir varlığa dönüştürmek, Kur’an’ın çizdiği sınırın dışına çıkmayı gerektirir.
Dolayısıyla bugün de nebiyi Kur’an’ın sunduğu kul ve elçi konumundan çıkarıp mistik, ulaşılmaz ve din üzerinde bağımsız otorite sahibi bir profile dönüştüren anlayışlar Kur’an’ın ölçüsüyle yeniden değerlendirilmelidir.
SONUÇ: SADECE PUTLAR DEĞİŞTİ Mİ?
Şimdi Kur’an’ın Mekke müşriklerine yönelttiği eleştirileri yeniden düşünelim:
Atalara sorgusuz bağlılık...
Allah ile kul arasına aracılar koymak...
Şefaat makamları oluşturmak...
Allah’ın izin vermediği hükümleri din haline getirmek...
Allah adına delilsiz konuşmak...
Helal ve haram konusunda Allah’ın söylemediğini Allah’a söylettirmek...
İnsanları Allah’ın hükmü karşısında dinî otorite haline getirmek...
Allah’ın yanında başka dinî otoriteler oluşturmak...
Nebiyi insanüstü bir konuma taşımak...
Bunların her biri Kur’an’da ele alınan meselelerdir.
O halde mesele sadece Mekke’deki putlar değildir.
Asıl mesele, insanın Allah’ın dinine başka otoriteler, aracılar, gelenekler ve insan hükümleri ekleyip eklemediğidir.
Put yalnızca taştan yapılmaz.
Bir insanı, bir geleneği, bir makamı veya bir görüşü Allah’ın hükmü karşısında sorgulanamaz hale getirmek de üzerinde düşünülmesi gereken bir otorite problemidir.
Kur’an bizi tekrar tekrar kaynağa döndürür.
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitabı ayrıntılı kılınmış olarak indiren O’dur.”
En‘âm 6:114
Öyleyse soru basittir fakat cevabı hayatidir:
Biz gerçekten Allah’ın indirdiği dine mi uyuyoruz?
Yoksa ataların mirasını, insanların yorumlarını, dinî makamları, aracılık anlayışlarını ve sonradan oluşturulmuş hükümleri Allah’ın diniyle karıştırıp “din” diye mi kabul ediyoruz?
Kur’an’ın çağrısı yalnızca taş putları kırmak değildir.
Allah’ın hükmü karşısında insanı, geleneği ve kurumu mutlaklaştırmamaktır.
Çünkü tevhid, Allah’ın varlığını kabul etmekten daha fazlasıdır:
Din yalnız Allah’ın, hüküm yalnız Allah’ın, kulluk yalnız Allah’a aittir.

Yorumlar
Yorum Gönder