DİN İDDİASI MI, EYLEM Mİ?
DİN İDDİASI MI, EYLEM Mİ?
“Elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum!”
Kur’an’da bazı ayetler vardır ki ilk bakışta yalnızca bir uyarı veya meydan okuma gibi görünür. Fakat ayetin bağlamı, kullanılan ifadeler ve Kur’an’ın diğer ayetleriyle kurduğu bağlantılar birlikte düşünüldüğünde, insanın din anlayışını kökten sorgulayan bir mesaj ortaya çıkar.
En‘âm Suresi 135. ayet bunlardan biridir:
“De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum. Yurdun sonunun kime ait olacağını yakında bileceksiniz. Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez.”
Ayetin en çarpıcı taraflarından biri şudur:
“Elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum.”
Burada artık sözlerin, iddiaların ve karşılıklı tartışmaların ötesine geçilir.
İnsanlara adeta şöyle denmektedir:
Konuşmayı bırakın. Hayatınızla ortaya koyduğunuz şeyi gösterin.
Çünkü hakikat yalnızca iddia edilen bir şey değildir.
Hakikat, hayatın içinde karşılığı bulunan bir ölçüdür.
“BEN HAKLIYIM” DEMEK YETERLİ Mİ?
Din alanında insanın kendisini haklı ilan etmesi oldukça kolaydır.
“Biz doğru yoldayız.”
“Biz hakikatin temsilcisiyiz.”
“Bizim anlayışımız doğrudur.”
“Biz atalarımızdan böyle gördük.”
“Bizim grubumuz hak üzeredir.”
Fakat Kur’an insanın kendisine verdiği bu kimlikleri otomatik olarak kabul etmez.
Kur’an'ın ölçüsü kişinin kendisini nasıl tanımladığı değil, Allah'ın indirdiği ölçü karşısında ne yaptığıdır.
Bu nedenle En‘âm 135 son derece dikkat çekici bir noktaya gelir:
“Elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum.”
Sanki tartışma şöyle bir zemine taşınmaktadır:
Sen iddianı ortaya koy.
Ben de sorumluluğumu yerine getireyim.
Sonra sonuç ortaya çıksın.
Böylece haklılık yalnızca sözlerle değil, eylem ve sonuç üzerinden sınanmaktadır.
PEYGAMBERLERİN ORTAK MEYDAN OKUMASI
En‘âm 135'teki bu ifade tek başına ve rastlantısal değildir.
Kur’an'ın farklı peygamber anlatılarında benzer bir söylem tekrar tekrar karşımıza çıkar.
Hûd Suresi 93'te Şuayb'ın kavmine söylediği ifade şöyledir:
“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın, ben de yapıyorum. Aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz.”
Hûd Suresi 121-122'de ise şöyle denir:
“İnanmayanlara de ki: Elinizden geleni yapın, biz de yapıyoruz. Bekleyin, biz de bekliyoruz.”
Burada önemli bir Kur’anî yöntem ortaya çıkmaktadır:
Hakikat, sonsuz bir söz düellosuna dönüştürülmez.
Hakikat sahibi, yalnızca karşı tarafın iddiasını çürütmeye çalışmakla yetinmez.
Eylem alanına çıkar.
Çünkü sonuç, zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.
Bu nedenle Kur’an'daki meydan okuma yalnızca:
“Sen ne söylüyorsun?”
sorusuyla sınırlı değildir.
Daha ağır olan soru şudur:
“Sen ne yapıyorsun?”
İDDİA İLE EYLEM ARASINDAKİ UÇURUM
Kur’an'ın insanı sürekli olarak yüzleştirdiği temel problemlerden biri, söylem ile hayat arasındaki kopukluktur.
Ankebût 2 bunu açık biçimde ortaya koyar:
“İnsanlar, ‘inandık’ demeleriyle bırakılacaklarını ve sınanmayacaklarını mı sandılar?”
Burada “inandık” demek ile imanın hayat içerisindeki karşılığı arasında ayrım yapılmaktadır.
Çünkü:
İddia başka, eylem başka olabilir.
Söz başka, sorumluluk başka olabilir.
Kimlik başka, ahlak başka olabilir.
Dini söylem başka, yaşanan hayat başka olabilir.
İşte Kur’an'ın sorguladığı nokta tam olarak burasıdır.
İnsan kendisini iman sahibi ilan edebilir.
Fakat Kur’an açısından asıl soru şudur:
Bu iman hayatında ne üretiyor?
SAFF SURESİ: SÖYLEMİN HAYATA DÖNÜŞMESİ
Bu noktada En‘âm 135'i tamamlayan son derece güçlü bir başka ayet grubu vardır.
Saff Suresi 2-3'te şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz?”
Ardından:
“Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir nefrete sebep olur.”
Bu ayetler En‘âm 135'in açtığı alanı daha da derinleştirir.
En‘âm 135:
“Elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum.”
derken;
Saff 2-3:
“Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz?”
diye sorar.
Böylece Kur’an'da çok güçlü bir ilke ortaya çıkar:
Söylem ile eylem birbirinden koparılamaz.
İnsan sürekli doğruluktan söz edip adaletsizlik üretiyorsa,
merhametten söz edip zulmediyorsa,
Allah'ın ölçüsünden söz edip kendi arzusunu ölçü haline getiriyorsa,
hakikati savunduğunu söyleyip hayatında onun karşılığını göstermiyorsa,
Kur’an'ın sorgulaması tam da burada başlar.
“ZALİMLER KURTULUŞA ERMEZ”
En‘âm 135'in son cümlesi ise bütün bu tartışmayı son derece çarpıcı bir noktaya taşır:
“Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez.”
Dikkat edilirse ayet:
“Şu topluluk kurtulamaz.”
“Şu mezhebin mensupları kurtulamaz.”
“Şu geleneğe bağlı olanlar kurtulamaz.”
dememektedir.
Zulüm üzerinden konuşmaktadır.
Bu son derece önemlidir.
Çünkü insan kendisine çeşitli kimlikler verebilir.
Ancak Kur’an'ın değerlendirmesi, kişinin kendi verdiği kimlik üzerinden yapılmaz.
Ölçü davranıştır.
ZULÜM SADECE BAŞKASINA HAKSIZLIK YAPMAK MIDIR?
Kur’an'daki zulüm kavramı yalnızca fiziksel veya toplumsal haksızlıklarla sınırlı değildir.
Zulüm, Kur’an'ın farklı bağlamlarında haddi aşma, ölçüyü bozma ve şeyi olması gereken yerden saptırma anlam alanıyla ilişkilidir.
Bu açıdan bakıldığında En‘âm 135'in mesajı daha da genişler.
Çünkü insan yalnızca başka bir insana haksızlık ederek değil, ölçüyü bozarak da zulme düşebilir.
Sözün olması gereken yerde eylemin yerine geçirilmesi,
iddianın amelin yerine geçirilmesi,
kişisel arzunun vahyin yerine geçirilmesi,
geleneğin Allah'ın indirdiği ölçünün önüne geçirilmesi,
kişinin kendi grubunu mutlaklaştırması,
bunların tamamı Kur’an'ın ölçü anlayışı açısından ciddi bir sorgulamayı gerektirir.
DİNİ KİMLİK Mİ, ALLAH'IN ÖLÇÜSÜ MÜ?
Burada mesele yalnızca bireysel ahlak değildir.
Çok daha derin bir problem vardır:
İnsan dini nereden belirlemektedir?
Kur’an, insanı sürekli olarak Allah'ın indirdiği ölçüye yönlendirir.
A‘râf 3'te şöyle buyurulur:
“Rabbinizden size indirilene uyun; O'ndan başka velilere uymayın.”
Bu ayet, din konusunda son derece önemli bir ölçü koymaktadır.
Çünkü insan dini;
atalarından,
toplumdan,
gelenekten,
gruptan,
mezhepten,
otoriteden
veya kendi zihinsel kabullerinden hareketle şekillendirebilir.
Fakat Kur’an'ın çağrısı şudur:
“Rabbinizden size indirilene uyun.”
Dolayısıyla sorun yalnızca “Ben dindar mıyım?” sorusu değildir.
Daha temel soru şudur:
“Benim din olarak kabul ettiğim şey gerçekten Allah'ın indirdiği ölçüye mi dayanıyor?”
GELENEK İLE VAHİY ARASINDAKİ SINAV
İnsan için en zor sınavlardan biri, alışılmış olan ile vahyin söylediği şey birbirinden ayrıldığında ortaya çıkar.
Çünkü gelenek insana güven verir.
Toplumun çoğunluğu aynı şeyi yapıyorsa insan bunu doğru kabul etmeye daha yatkındır.
Atalar aynı şeyi yapmışsa bunu sorgulamak daha da zorlaşır.
Fakat Kur’an, ataların yolunu otomatik olarak hakikat kabul etmez.
Bu nedenle Kur’an'ın birçok yerinde insanların:
“Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk.”
şeklindeki savunması eleştirilir.
Buradaki temel problem şudur:
Bir şeyin eski olması, onu ilahî yapmaz.
Bir şeyin toplum tarafından benimsenmesi, onu vahiy haline getirmez.
Bir uygulamanın yüzyıllardır devam etmesi, onun Allah'ın ölçüsü olduğunu kanıtlamaz.
Kur’an'ın ölçüsü nettir:
Ölçü, Allah'ın indirdiğidir.
TEVHİD VE ZULÜM ARASINDAKİ BAĞ
Bu konu bizi tevhid meselesine de götürür.
Nisâ 48'de şöyle buyurulur:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakini dilediği kimse için bağışlar.”
Burada insanın Allah'a ait olan yetkiyi başka bir merciye vermesi problemi ortaya çıkar.
Bu açıdan tevhid yalnızca:
“Allah birdir.”
demekten ibaret değildir.
Tevhid aynı zamanda:
Ölçünün kime ait olduğunu kabul etmektir.
Eğer Allah'ın belirlediği ölçü bir tarafa bırakılıyor ve onun yerine insanın arzusu, grubun çıkarı, geleneğin otoritesi veya başka bir ölçü geçiriliyorsa burada Kur’an'ın çok ciddi biçimde sorguladığı bir problem ortaya çıkar.
Dolayısıyla zulüm kavramını yalnızca sosyal haksızlıkla sınırlamak, Kur’an'ın oluşturduğu geniş anlam alanını daraltabilir.
KUR’AN'IN EN RAHATSIZ EDİCİ SORUSU
Bütün bu ayetler birlikte okunduğunda insanın karşısına çok rahatsız edici bir soru çıkar:
“Ben hangi dini savunuyorum?”
Fakat belki bu soru bile yeterince zor değildir.
Daha zor olan şudur:
“Savunduğum dinin ne kadarını yaşıyorum?”
Çünkü insan başkasının yanlışlarını çok kolay görebilir.
Başka mezhepleri eleştirebilir.
Başka grupların hatalarını sayabilir.
Gelenekleri tartışabilir.
İnsanların yanlış inançlarını gösterebilir.
Fakat Kur’an insanı sonunda kendi hayatının karşısına çıkarır.
Sen ne söylüyorsun?
Sen ne yapıyorsun?
Sözünle davranışın örtüşüyor mu?
Savunduğun adalet hayatında var mı?
Savunduğun merhamet davranışlarına yansıyor mu?
Allah'ın ölçüsünü gerçekten merkeze alıyor musun?
İşte En‘âm 135'in meydan okuması burada kişiselleşir.
DİN BİR KİMLİK KARTI DEĞİLDİR
Kur’an açısından din yalnızca kişinin kendisine verdiği bir kimlik değildir.
“Ben Müslümanım.”
demek elbette bir beyan olabilir.
Fakat beyanın hayatla ilişkisi sorgulanmalıdır.
Çünkü insanın söylediği şey ile yaptığı şey birbirinden kopabilir.
Bu nedenle Kur’an:
kimlikten çok sorumluluğa,
iddiadansa eyleme,
slogandan ziyade ahlaka,
gelenekten ziyade vahyin ölçüsüne
dikkat çeker.
En‘âm 135'in mesajı bu açıdan son derece açıktır:
Kimin haklı olduğunu yalnızca kimin daha yüksek sesle konuştuğu belirlemez.
Hakikat, hayatın içinde sınanır.
“SONUÇ KİME AİT OLACAK?”
Ayetin ortasında yer alan ifade özellikle dikkat çekicidir:
“Yurdun sonunun kime ait olacağını yakında bileceksiniz.”
Burada insanın kendi haklılığını ilan etmesinden çok, sonucun ortaya çıkması önemlidir.
Çünkü insan bugün kendisini haklı görebilir.
Bir topluluk kendisini seçilmiş kabul edebilir.
Bir grup kendi anlayışını mutlaklaştırabilir.
Fakat zaman, eylemlerin sonuçlarını ortaya çıkarır.
Bu yüzden Kur’an'ın yöntemi soyut iddiaları sürekli büyütmek değil, insanı hayatın gerçekliğiyle yüzleştirmektir.
Sonuç konuşacaktır.
Ahlak konuşacaktır.
Adalet konuşacaktır.
Sorumluluk konuşacaktır.
İnsanın ortaya koyduğu hayat konuşacaktır.
ÜÇ BÜYÜK KARŞILAŞTIRMA
En‘âm 135'i Kur’an'ın diğer ayetleriyle birlikte düşündüğümüzde karşımıza üç temel karşılaştırma çıkar:
| Boyut | İddia Merkezli Yaklaşım | Kur’anî Ölçü |
|---|---|---|
| Söylem | “Biz hakikatin temsilcisiyiz.” | “Elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum.” |
| Dayanak | Grup, gelenek, ata mirası, kişisel kanaat | Allah'ın indirdiği vahiy |
| Ölçüt | Kimlik ve iddia | Eylem, sorumluluk ve ahlak |
| İman | “İnandık” demek | İmanın sınanması ve hayata yansıması |
| Din | Bir aidiyet | Allah'ın ölçüsüne teslimiyet |
| Sonuç | Kendi grubunu peşinen kurtulmuş görmek | “Zalimler kurtuluşa ermez.” |
| Söz-Eylem | Söylemek yeterlidir | “Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz?” |
EN‘ÂM 135'İN BUGÜNE MESAJI
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış bir topluluğa söylenmiş tarihsel bir cümle değildir.
Her dönemde insanın karşısına çıkabilecek bir sınamadır.
Çünkü her insan kendisini haklı görebilir.
Her grup kendi anlayışını doğru kabul edebilir.
Her gelenek kendisini vazgeçilmez ilan edebilir.
Her insan kendi sözünü hakikat sanabilir.
Fakat Kur’an'ın sorusu değişmez:
Allah'ın ölçüsüne göre ne yapıyorsun?
İşte bu nedenle En‘âm 135'i yalnızca bir “meydan okuma ayeti” olarak okumak eksik kalır.
Bu ayet aynı zamanda bir öz eleştiri ayetidir.
İnsanı başkasına bakmaktan önce kendisine bakmaya çağırır.
SONUÇ: “DİNİ SAVUNMA, ONU YAŞA”
En‘âm 135, Hûd 93, Hûd 121-122, Saff 2-3, Ankebût 2 ve A‘râf 3 birlikte düşünüldüğünde Kur’an'ın ortaya koyduğu son derece güçlü bir ilke belirginleşir:
Din yalnızca iddia edilecek bir kimlik değildir.
İman yalnızca söylenecek bir söz değildir.
Hakikat yalnızca savunulacak bir fikir değildir.
Vahiy yalnızca okunacak bir metin değildir.
Bunların hayat içerisinde bir karşılığı olmak zorundadır.
Bu nedenle En‘âm 135'in meydan okuması bugün de bütün canlılığıyla karşımızdadır:
“Elinizden geleni yapın; ben de yapıyorum.”
Ve hemen ardından:
“Yurdun sonunun kime ait olacağını yakında bileceksiniz.”
Sonra da bütün tartışmaların üzerine son ölçüyü koyar:
“Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez.”
Belki de bu ayetin bize yönelttiği en rahatsız edici soru şudur:
“Hangi dini savunduğunu anlatma; Allah'ın ölçüsüne göre nasıl yaşadığını göster.”
Çünkü insanın gerçek dini, yalnızca dilindeki ifadelerde değil, hayatında ortaya koyduğu ölçüde görünür.
Ve sonunda mesele şuna indirgenir:
İddia mı?
Yoksa eylem mi?
Kimlik mi?
Yoksa ahlak mı?
Gelenek mi?
Yoksa vahiy mi?
Kur’an'ın cevabı açıktır:
Sözün değerini hayatındaki karşılığı belirler.

Yorumlar
Yorum Gönder