ÜCRET Almayanlara Uyun Kur’an’da Nebevî Duruş 🧭
🧭 ÜCRET ALMAYANLARA UYUN
Kur’an’da Nebevî Duruş, Epistemolojik Meşruiyet ve Hakikat–Menfaat Ayrımı
Kur’an’da nebîlerin tebliğ sürecinde ücret talep etmemeleri, mesajın güvenilirliğini ve temsilcinin bağımsızlığını teminat altına alan kurucu bir ilkedir. Bu ilke, yalnızca ahlâkî bir erdem ya da bireysel bir tevazu beyanı değil; hakikatin metalaştırılmasına karşı epistemolojik ve ontolojik bir sınırdır. Bu çalışma, “ücret almamak” ilkesinin vahiy bilgisini ticari ilişkilere indirgemeyi nasıl engellediğini, hakikat–menfaat ayrımını nasıl netleştirdiğini ve birey–toplum ilişkisinde özgür bir alana nasıl imkân tanıdığını Kur’an ayetleri üzerinden analiz etmeyi amaçlamaktadır. Özellikle Yâsîn 36:21 ayeti, vahiy temsilinin meşruiyetini tanımada anahtar bir ölçüt olarak ele alınacaktır.
I. Kur’an’da Tekrarlanan Nebevî Beyan: “Ben Sizden Ücret İstemiyorum”
Kur’an’da farklı nebîlerin dilinden tekrar edilen ortak bir ifade dikkat çekicidir:
“Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir.”(Şuarâ 26:109, 127, 145, 164, 180)
Bu tekrar, rastlantısal bir üslup tercihi değildir. Aksine, vahyin tebliğini ticari bir faaliyet olmaktan kesin biçimde ayıran ilkesel bir bildiridir. Nebî, mesaj karşılığında maddî, sosyal ya da siyasal herhangi bir beklentiye girmediğini ilan ederek muhatabıyla arasındaki güç asimetrisini ortadan kaldırır. Böylece dinleyen, minnet altına sokulmaz; ikna, çıkar ilişkilerinden arındırılır.
Bu bağlamda “ücret almamak”, yalnızca temsilcinin ahlâkını değil, mesajın kendisini koruyan bir güvenlik hattı işlevi görür. Hakikat, menfaatle temas ettiğinde şüphe üretir; bağımsızlık ise güven üretir.
II. Yâsîn 36:21 Bağlamında “Uyulacak Olanlar” Ölçütü
Yâsîn suresinde, uzak bir şehirden koşarak gelen kişinin çağrısı şu şekildedir:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun; onlar doğru yoldadır.”(Yâsîn 36:21)
Bu ayet, vahyin temsilcilerini tanımada pratik ve nesnel bir kriter sunar. Burada “uyulması gerekenler”, mucize gösterenler ya da kurumsal güç sahipleri değil; maddî beklenti içinde olmayanlardır. Kur’an, epistemolojik düzeyde hakikati temsil eden kişiyi ayırt etmek için ekonomik bağımsızlığı ölçüt kılar.
Dikkat çekici olan husus şudur: Ayet, “ücret istemeyenler hidayet üzeredir” demekle kalmaz; aynı zamanda ücret talebini potansiyel bir sapma göstergesi olarak ima eder. Böylece Kur’an, dinî otoritenin meşruiyetini maddî çıkarla ilişkilendirmemeyi öğütler.
III. Vahiy Bilgisinin Metalaştırılamazlığı
Kur’an’da bilgi—özellikle vahiy bilgisi—temel olarak kamusal ve serbesttir. Onun metaya dönüştürülmesi, Kur’an’ın sert biçimde eleştirdiği bir sapmadır:
“Onların elleriyle kitabı yazıp sonra ‘Bu Allah katındandır’ derler ki, onunla az bir bedel kazansınlar. Vay elleriyle yazdıklarından dolayı onlara!”(Bakara 2:79)
Bu ayet, dinin gelir üretme aracına dönüştürülmesini erken dönemlerden itibaren tahrif olarak tanımlar. Burada eleştirilen yalnızca yalan isnat değil; hakikatin bedel karşılığı dolaşıma sokulmasıdır. Dolayısıyla “ücret almamak”, etik bir tercih olmanın ötesinde, vahyin doğasına ilişkin ontolojik bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.
IV. Nebevî Duruşta Özgürleştirici Etki
Ücret talep etmeyen bir tebliğ, muhatabı iki açıdan özgürleştirir:
Minnet ilişkisini ortadan kaldırır: Dinleyen, veren–alan hiyerarşisine dahil edilmez.
Eleştirel aklı korur: Mesaj, maddî bağlardan arındırıldığı için sorgulanabilir ve reddedilebilir hâlde kalır.
Bu yönüyle nebevî duruş, bireyin vicdanını ve aklını baskı altına alan her türlü dinî otoriterliğe karşı koruyucu bir çerçeve sunar.
V. Modern Dönemde İlkenin Aşınması
Günümüzde dinî söylem büyük ölçüde kurumsallaşmış, profesyonelleşmiş ve ücretlendirilmiştir. Din görevlilerinin maaşlı hâle gelmesi, Kur’an öğretiminin ücretli kurslara dönüşmesi ve tebliğin çeşitli ekonomik modellerle icra edilmesi, Kur’an’daki “ücret almamak” ilkesinin tersine işleyen bir yapı üretmiştir.
Bu durum, niyetlerden bağımsız olarak, temsil biçimini dönüştürmekte ve hakikat–menfaat sınırını bulanıklaştırmaktadır. Oysa nebevî örneklik, tebliğin bağımsız bireyler eliyle, gönüllülük esasına dayalı olarak yürütülmesini temel alır.
VI. İbrahim Kıssası Bağlamında: Ücret Almamak ve Vahyin Tanınması
Kur’an’da Hz. İbrahim’e gelen elçilerle ilgili anlatı, “ücret almamak” ilkesinin yalnızca ahlâkî değil, vahyin tanınmasına dair bilişsel bir işaret olduğunu da gösterir. Hûd ve Zâriyât surelerinde aktarıldığı üzere, İbrahim gelen misafirler için kızarmış bir buzağı getirir; ancak elçilerin yemeğe el uzatmadıklarını fark edince içini bir kuşku kaplar:
“Ellerini ona uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku duydu.”(Hûd 11:70; ayrıca bkz. Zâriyât 51:26–28)
Bu sahne, Arap örfünde ve insanî ilişkiler bağlamında son derece anlamlıdır. Zira bir sofraya oturmak, karşılıklılık ve dünyevî bağ kurmak anlamına gelir. Yemeğe el uzatmamak ise, gelenlerin bu dünyaya ait bir beklentiyle gelmediklerini gösterir. İbrahim’in kuşkusu, misafirlerin kimliğine yöneliktir; çünkü karşılıksız gelen bilgi, sıradan bir beşerî ilişkiyi aşan bir duruma işaret etmektedir.
Bu noktada kritik olan şudur: Elçilerin ücret almaması, yani dünyevî karşılığa temas etmemesi, getirilen bilginin niteliğini açığa çıkarır. Bu durum, İbrahim’in endişesini artırır; zira artık ortada basit bir ziyaret değil, hakikatle yüzleşme vardır. Gelen bilgi vahiydir ve vahiy, insanı sarsar; alışıldık düzeni tehdit eder. Bu yüzden korku, burada bir zayıflık değil; hakikatin ağırlığını idrak etmenin doğal sonucudur.
Böylece İbrahim kıssası, Yâsîn 36:21’de formüle edilen ölçütü tarihsel bir sahne üzerinden somutlaştırır: Ücret almayanlar, dünyevî bağ kurmayanlar, hakikati taşıyanlardır. Ancak bu hakikat, insanı rahatlatmaktan çok, önce tedirgin eder; çünkü doğru bilgi, insanın mevcut konfor alanını sorgular.
Sonuç
Kur’an’ın sunduğu “ücretsiz tebliğ” ilkesi, yalnızca ahlâkî bir tutum değil; hakikat bilgisinin meşruiyetini koruyan kurucu bir ölçüttür. Tebliğde ücret talep edilmemesi, mesajın safiyetini teminat altına alır, muhatabı özgürleştirir ve temsilcinin samimiyetini doğrular.
Bu nedenle Kur’an, insanları “ücret istemeyenlere uymaya” çağırırken, hakikat temsilinin temel kriterini de açıkça ilan etmektedir. Nebevî çizgide yürümek, bu ölçüyü gözetmekle; hakikati menfaatten arındırmakla mümkündür.

Yorumlar
Yorum Gönder